Ay Yüzlü Bir Çocuktu O

6 Temmuz 2010, 12:02

Başı hep yukarılarda, merakla etrafı izleyen ay yüzlü bir çocuktu o. Yola bakmazdı, yürürken, amcaların ve teyzelerin yüzlerini görürdü. Apartmanların üst katlarını görürdü hep yada uçakları. Yol asfalt mı taş mı, önünde direk yada kapı var mı, ayakkabıları, elbisesi neydi bilmezdi hiç. Çarpınca bir direğe, gülümserdi belirirken şişikler kafasında. Hatta çarparsa eğer yoldan geçen bir amcaya, acısa bile canı, hele birde sakallıysa amca, dede diye bağırarak içtenlikle sarılırdı bacaklarına. Bu nedendendir ki yüzünün çeşitli yerlerinde morluk, kafasında şişlik olmazsa onu kimse tanımazdı. Yine aynı nedenden dolayı, herkes onu her şeye gülümsemesiyle tanırdı.

Hep yeni ortamlara girmek zorundaydı ve yeni kişilerle tanışmak. Başlarda hiç sorun değildi oysa, o kadar büyüktü ki içi ve tertemizdi. Bir yeri, birilerini özümsemişken, tam anlamıyla onları hissetmişken, işte tam da o zaman değişirdi her şey. Bu durum onu, tamamen arkadaş  yanlı birisi olmaktan, gizlice vazgeçirdi. Ve geri planda durmayı, izlemeyi, değerlendirip sonra ilişki kurmaya zorladı onu, sıkışmış hisleri ve düşünceleri arasında. İçinde olan ve his denilen bir şey varsa eğer, o artık iyilikten uzaktı. Sanki ona sürekli acı hissettirir gibi, sanki derin nefes almaya çalışıp da alamamak gibi. En kötüsü ise bu durumun farkına varmaya başlamasıydı.

Kaçtı, uzaklaştı, arkasına bakadan. Zaten istemedi de bakmayı. Ne düşünmek, ne hissetmek istiyordu, hiç durmadan koştu. Bir gün, sonunda bir gün durdu. Başını aşağı indirdi, etrafına bakındı. Neresi burası?

Ne olduğunu anlamaya çalıştı bu sefer başı yere doğru bakarken. Yaşadıklarını düşündü. Elle tutulur bir şeyler bulmaya çalıştı. Oysa seneler geçmişti, koca çocukluk ve gençlik neredeyse! Kalbi hızlıca atmaya başlamıştı, bu gürültü de nerden çıkmıştı? Korkunç bir gürültü, daha da gürleşmişti sesler, nefes alamıyormuş gibi hızlı atıyordu kalbi artık ve karanlık çöktü aniden. Elleriyle başını tutup çömeldi korkudan, koskoca bir karanlık içinde, olduğu yerde. Hadi artık ne olacaksa olsun diye bağırıyordu! Ama nafile sadece gürültü ve karanlık. Biri vardı orada. Neden cevap vermiyordu? Ne yapacaksa yapsın, bitsindi bu işkence artık! Bitmiyordu, sürekli devam ediyordu bu korku, endişe hissi. Ay gibi, bembeyaz yüzü bu hislerden dolayıydı. Bir anda çocukken de yüzünün ay gibi olduğunu hatırladı.

Elleriyle korkudan kapadığı gözleri, ellerine rağmen bir aydınlık görmeye başladı. Kalp atışı, nefes alışı yaşanacak düzeye doğru yavaşlamaya başlamıştı sanki. Bu cılız ışık bile kamaştırıyordu gözlerini. Bu sefer ellerini korkudan değil, ışıktan korunmak için kullanıyordu. Yine de tedirgin bir şekilde doğrulmaya çalıştı o cılız ışığa doğru. Dimdik olmasa da ayaktaydı. Bembeyaz güzellikler değildi belki baktığı, ama cılız da olsa bir ışıktı …

Kaan Aksoy

Tohum Düştüğü Toprağa Göre Yeşerir

11 Şubat 2010, 18:32

Geçmişten bugüne söylenen sözleri şimdilerde hala hayat felsefesi yapmamış olmamız ne acı… Armut dibine düşer, tohum düştüğü toprağa göre yeşerir; kişi yedisinde neyse yetmişinde de odur… Aslında hep insan ilişkilerini, anne babanın çocukların  kişilikleri üzerindeki etkilerini öne süren sözler edilmiş tarihte bir yerde… Ve hala aynı dertlerden yakınıyor insanoğlu.

İlk sosyal tepki dediğimiz gülme aslında taklit yöntemiyle çocuğun öğrendiği ve geliştirdiği bir davranıştır.

Hepimiz biliyoruz ki kişilik gelişiminin  temeli ailede atılır. Uzmanlar  bireyin kişiliğinin geliştiği en önemli yaşın ise; 0-6 yaş olduğunu belirtmektedir. Erken çocukluk dönemi dediğimiz bu dönem, beynin çalışma biçimi için kalıcı olduğundan bu dönemde çocuğun yeterli beslenmesinin yanı sıra, gelişimini destekleyen bir ortamda bulunması da önem taşıyor. Aileyle olumlu  ilişkiler ve etkileşimler; çocuğun  kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi ve saygı duymasını , olumlu kimlik ve kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.

0-6 çocukları anne babalarını model alarak, taklit ederek öğrenmeye başlarlar. İlk sosyal tepki dediğimiz gülme aslında taklit yöntemiyle çocuğun öğrendiği ve geliştirdiği bir davranıştır. Bu yüzdendir ki, çevremizde gözlemlediğimiz  gülmeyi zor bir zanaat haline getiren çocukları incelediğimizde dominant, sert, katı ailelerde yetiştirilmiş olduklarını görüyoruz. Hiç düşündük mü çocuğumuz yalan söylemeyi nerden öğrendi? Ya da kızdığında bağırmayı, istediği olmadığında inatlaşmayı… Tabikide sizlerden; anne – babadan. Çocuğumuza yalan söylemek kötü bir şeydir diyoruz fakat sevmediğimiz bir kimse evimizi aradığında çocuğumuza babam(annem) evde yok dedirtiyoruz.  Bu ne yaman çelişkidir. Bu tutarsızlıkla yetişen çocuğun yalan söylememesini nasıl bekleriz…

Aileyle olumlu  ilişkiler ve etkileşimler; çocuğun  kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi ve saygı duymasını , olumlu kimlik ve kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.

Çevremizde gördüğümüz başarılı, aktif akranlarıyla uyumlu, saygılı  gençlerin yanında başarısız, uyumsuz,öfkeli, kötü alışkanlıklara meyilli gençlerin de olması, bu  kadar önemli olan bir yaş döneminde ailenin çocuğun gelişimine olan olumsuz etkisinin  sonucudur. Aile bireylerinin birbirlerine olan saygısı, sevgisi ve bunları ifade ediş şekilleri ile ilişkilerindeki tutarlılık çocuğun aile içindeki hem yerini hem rolünü belirler.Ailenin çocuğa karşı geliştirdiği tutumlar, kardeş sayısı, kardeşler arası cinsiyet farklılıkları, çocuğun yaşadığı bulunduğu sosyal çevre, akran grupları gibi dışsal faktörlerde çocuğun zihin ve sosyal gelişimine kalıcı etkiler bırakır.

Yapılan araştırmalara göre; Genellikle psikiyatri uzmanları, ayrı anne baba çocuklarının  suça meyilli olduğunu söyler ama günümüzde suçlu  çocukların yüzde 63.8′inin anne ve babası resmi nikahlı ve birlikte yaşıyorlar. Yüzde 2.5′uğunun resmi nikah var ama ayrı yaşıyor, yüzde 15.6′sı imam nikahlı. Boşanmış aile oranı yüzde 3. Yüzde 94′ün annesi sağ. Bu da gösteriyorki, günümüzde anne babası sağ ve birlikte olan çocukların suç işleme oranları artık daha yüksek. Bu yüzdendir ki, ailelerin çocukların gelişimleriyle orantılı olarak kendilerini geliştirmeleri, hem anne hem babanın eğitim seminerlerine, toplantılarına katılmaları gerekmektedir. Bu konuda öğretmenlere, sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelere, halk eğitim merkezleri gibi kuruluşlara önemli görevler düşmektedir. Ailelerin eğitime ihtyaçları var. Gelecek bu kadar yakınken bizler artık adımlarımızı koşturmalıyız…

Saygılarımla

Zeynep ÇETİNTAŞ
Çocuk Gelişimi Öğretmenliği 4.sınıf
Selçuk Üniversitesi
zeynep_ce[at]msn.com

Çoçuk

28 Ekim 2009, 06:29

Devamı »

Ayna

12 Ekim 2008, 15:56

Burası ıslak. Burası kuru. Bir kız çocuğunun gözünden burası kan, burası ar. Karşıma geçip sıyırırlar donlarını minicik oğlanlar.

En çirkin korku bu. Ananla babanın sevişmesini duymaktan korkmak gibi… Kimseye kolay söylenmez. İnsanlık suçlarını yazarlar ya o çok bilmişler, kâtiplerin gerilmiş derilerine, insanlık suçu değildir onların hiçbiri aslında. Suç ki, benim gördüğümdür. Kimsenin farkına varamadığı, hangi kapıyı kilitlerlerse kilitlesinler ve gözlenmediklerine ne denli emin de olsalar, araya perde koyamayacakları tek seyircileriyim ben. Ben Sır’ım. Camlara paklanır, kâinata ispiyonlarım günahları. Devirmeyin gözlerinizi, sizi de tanıyorum.

Yanlış zanlara kapılmayınız, bu “ayna ayna söyle bana”ya geçkin bir çakma gala değildir. Konumuz insanlık suçu, masal kahramanımız bir küçük kız çocuğu. Her sabah gitmeden okula, tokasını takarken, banyodan çıktığı vakit saçlarını tararken, gözleri kin, haset, nefret, hırs dolu bakar da bakar bu sırra. Veyahut öylesine takıldımı gözü benden yana, her deliğinden karalar dolar bu kerpiç eve. Çok bilmişler, yarattıkları ideal çizgide bunu bilmezler. İdealin vaadinde ne bu kız çocuğu vardır zira, ne de onun içine devriliverdiği aşağılık hissi. Bilmez o herifler, neler neler geçer o kız çocuğunun zihninden yatağa girip ateş kusan gözlerini her yumduğunda. Çocuk yüreği pırlanıp havalara yeltendiğinde içine dünya dolar onun – madde dolar; sonra ağırlaşır, susar, düşünür, kurar. Akla hayale gelmeyecek intikamlar yazar herkesten sakladığı defterine.

Konumuz insanlık suçu, masal kahramanımız bir küçük kız çocuğu.

Ben Sır’ım. Camların suratına tokatlanır, ayna olurum. İş tanımım; ki akisler vaat edip yeniden sunmaktır Yaratık’ı Yaratılan’a, tanrıyı ima eder bazı paçozlara. Oysa uykusuz bir mahkumum ben, işkencelerden halim kalmamış. Kanım çekilmiş en derinime, odaksızlıkla cezalanmışım. Bu kız çocuğu gidip geleli beri öte yanımla beri yanımı ayıran çizginin, gerçekliğini hiçbir zaman ayırt edemediğim tarafına, çömdüm kaldım ben kendi pisliğimin üstüne.

İnsanlık suçu bu. Ve ben insan bile değilim. Sayı saymayı bildiğimden filan da değil, tekrarlayarak öğrenmem. Bildiğim tek şey sadece tekrarlar ve akisler. Örgümde işte böyle tekrarlanarak büyüttüğüm felaketli bunca metanın yargısına, en nihayetinde bu kız çocuğunda ayıldığım da, salt salaklığıma delildir. Ben yapmışım bunu. Başka üç kız tarafından okulda mütemadiyen sıkıştırılıp makaraya alınır, çirkinliğinden başlayıp şişkoluğuna, kaşına gözüne esirgenen düzenden, safça gönlünün meyleylediği piç kurusuna, her dem dalga malzemesi edilir bu küçük kız çocuğu.

Ellerim yok benim. Çok fazla uzvun aksine sahip oldum da yaratılalı beri, hiçbiri de uzanamadı şerefsiz sınırımdan öteye. Ellerim yok–…  Hoş böyle deyince de sanki parlamaktan başka da bir haltım varmış gibi geliyor kulağa. Yok.. ve de yok ellerim; lakin yakalamak lazım gelir bu kız çocuğunun, gözleri kanaya kanaya, zihninin sınırlarını yırtarak, çuldan çaputtan bir güzellik uğruna yarattığı kurguyu ve vurmak gerekir sizin varoş düzeninizin buyurduğu üzere ellerime kelepçeyi.

Her gece 5.51’de bir vapur kalkıyor artık ölüme, mütemadiyen 1 dakikalık gecikmeyle.

Bir insanlık suçu bu… gözyaşları ki kan, gözyaşları ar. Bu kız çocuğu karşıma geçip artık kendine sövüyor, söyleniyor ve kendiyle dalga geçiyor, gözleriyle inceltip saydam kıldığı “kendilik kapısı”nı araladığından beri. Ben neler neler yapmışım yıllar yılı… Vuramazsınız ellerime kelepçeyi, ellerim yok benim. Hâlbuki yaratılalı beri ne de çok uzva sahiplik ettim. Yoktu aslında onların hiçbiri, ve de yok ellerim. Cezamı kesin şimdi benim. Emirler uçurun okyanus aşırı ve toplatın beni ya da bekleyip sırtımı çevirin bir ağlama nöbeti sonrası. Ne olur ya bıraksanız da çıplak kalsa duvarlar? Duvarın peşinde yokluk vadeden dimdik sırtına tahammül ediverin varsın.

Bu kız çocuğu… Her gece 3’te gider Kadıköy iskelesine. Zulasında taşıdığı koca taşı çıkarıp bağlar bileğine. Hep en erken gider, hep en hazır gider o. Kadıköy iskelesinden her gece 5.50’de bir vapur kalkar ölüme. Bir aydır ki gecikiyor varacağı yere. Son bir yolcu kız, cebinden bir ayna çıkarıp yüzüne bakıyor da bakıyor, hep cayıyor en sonunda binmekten. Sanki kavga ediyor aynayla, sonunda kanmadan uydurduğu her akise, kurtarıyor paçasını. Ölümü, ölüleri geciktiriyor ama; çok ayıp ediyor, bilmiyor. Her gece birer dakika birer dakika topladığı ölümünü sokuşturuyor zulasından içeri yeniden. Ertesi gün yeniden gelmek üzere, yürüyüp gidiyor. Nasılsa bunu bir tek kaptan biliyor.

Kadıköy iskelesinden her gece 5.51’de bir vapur kalkıyor artık ölüme, mütemadiyen 1 dakikalık gecikmeyle. Hadi bir emir uçurun, toplatın tüm aynaları, sır’ları, geceleri, gündüzü ve akisleri. Tutuklayın; bu bir insanlık suçu…

Erdem Canik
erdemcanik[at]gmail.com