Eskilerden kalan

17 Mart 2010, 08:58

UzaklarKesilen cümleler,yarım kalan senaryolar,dökülmemiş gözyaşlarını bavuluna koyup,yola çıktı kadın…
Arkasına dönüp bakmak yoktu, sonuna kadar gidecekti tek başına kalacağını bile bile…
Böyle düşünüyordu herşeye rağmen…
Yaraları ağırdı,farkındaydı ki gittiği yerde hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktı. dokunduğu ten güven vermeyecekti, ağladığında çocuk gibi sığınamayacaktı birine. Herşey bir yana o kokuyu nerde bulacaktı… her sarıldığında, her saçlarını okşadığında yüzüne vuran o koku… ellerinin arasından kayan bir hayat, savunmasız bir beden kaldı elinde… Bir hiç uğruna ölmek vardı yolun sonunda,tek başına kalmak… Ama düşündüğünde zaten hep yalnızdı.. Yola çıkarkende bu durumdaydı.Tekrar baştan başlayabilirdi,yapabilirim belki de yine dedi..
İç çekti önce,söylendi, kızdı kendince. Neden varolduğundan, neden nefes aldığına kadar sorguladı kadın hayatını ve içinin ta derinlerinde “keşke ama keşke karşılaşsak. Sarılmak son bir kez belki de sadece görmek…
Neyse bitti işte” dedi.
Evine gitti kadın…
Perdelerini indirdi yavaşça. Tamamen kapanmasına dikkat etti, ışık içeri girip bütün günahları ortaya çıkarmasın diye. Yatağına gitti,uzandı,tavana baktı sanki heryerde o vardı, duvarlarda, bastığı yerlerde… Ve aradığını yastığına sarılınca buldu. Onun kokusu. Gözyaşları birden karanlığın verdiği cesaretle boşaldı.Yalnızlığı korkularını ürküttü,bütün içindekiler şahlandı bir anda. Kaskatı kesilmişti bedeni,sessiz çığlıklarla haykırdı. Yorgun düşmüştü bu sefer bedeni,dayanamamıştı bu dört duvar arasındaki savaşa. Yine de isyan etmek istemiyordu,o istemişti bu durumu. Boş bir gelecek için uğraşmamalıydı.
Zaman geçiyordu. Geçtikçe gevşiyordu vücudu. Başında hafif bir ağrı. Gözlerini kapatmak istemiyordu göreceklerinden korkarcasına. Gözlerini kapattığı anda kapılar açılıyordu birden, o geliyordu sanki. Nefesi kadar yakınında. Kaşları çatık, o hayır demesine engel suratı,derin izleri, masum gülüşü ve o her hissettiğinde titreten dokunuşu. Huzurla kaplanmıştı yüreği,rüya olduğunu bile bile. Birden kapı açıldı,irkildi kadın. Bir saniye önce rüyadaki insandı karşısındaki. Adam gerçekten de sinirliydi,yattığı yerden adamın eşyalarını toplanmasını,kendince söylenmesini izliyordu kadın. O kendini hazırlandığı sona nekadar yakın olduğunun farkındaydı. Durdurmak için hiçbirşey yapmadı, o da biliyordu beraber olamadıklarını,yapamadıklarını ve en kötüsü olamayacaklarını. Adam herşeyini toparlamış kapıya doğru giderken kadın ayağa kalktı sanki filmin sonunun ne olacağını merakeden bir seyirci gibi. Kapıyı büyük hırsla tekrardan açan adam yine bir hırsla dönüp son kez gözgöze geldiklerindeki ufacıkta kadar bir umut vardı içinde. Son hatırladığı hatıra da o oldu zaten. Ve ardında kalan tek ses kapının yarattığı yankı. İçinden büyük bir çığlık kopmuştu “gitme” diye ama çok geçti. Tekrar yatağına yöneldi. Uzandı,sarıldı çarşafına,derin bir nefes aldı içine çekti kokuyu. Tek başınaydı, sonsuz bir huzursuzlukla. Anlamıştı ki her zamanda böyle olacaktı.

Yanında sonsuza kadar kalacak olan tek şey yine yalnızlığı olacaktı.

Merve Nur Gülbudak

Sarhoş Atlar Zamanı

9 Kasım 2009, 23:45

Bir teslim oluşun filmidir aslında bu. Sefalete, savaşa, drama aldırmadan yaşamak; ama doğuştan sahip olunan ezilmişliğe, gözyaşına teslim oluştur hem de. 4 kardeşin en büyük erkeğisindir ya da kardeşlerin en büyüğü olmak zorundasındır zaten. Kardeşin sakattır ve daha kötüsü yoktur aslında bir çocuk için. Babansa ölü bir kaçakçı artık, anne zaten zamanında bir çocuğuna kurban gitmiştir ta doğum anında. Bunlara rağmen senin yapabileceğin tek şey yaşamaya, büyümeye çalışmaktır. Gün olur ablanı alırlar elinden, bir at sırtında hem de. Hani kaçakçılık yaptıkları atın üstünde. Sadece bir katır belki de… Ve atlara verilen her alkol seansında sen içersin o alkolü zaman geçtikçe. Hayatsa halen bir dağın yamacına tırmanmaya çalışmaktan ibarettir, sırtında yükle. Ve kardeşin halen ‘hastalıklıdır’. Bir at üstünde, soğuğun en zemherisinde ablana merhaba derlerken, sen kristal gözyaşlarınla hoşça kal dersin. Üstelik ablanı alkışla karşılayanlar istemezler ‘özrü’. Yani kambur halen senin sırtındadır, yani kardeşin.

Ve atlara verilen her alkol seansında sen içersin o alkolü zaman geçtikçe. Hayatsa halen bir dağın yamacına tırmanmaya çalışmaktan ibarettir, sırtında yükle.

Kar yağar dağa, yere, göğe ama önemlisi hayatına. Katırına kaçak lastik yüklersin, sınıra götürmek için. ‘Özür’ de sırtındadır. Belki de insanlıktadır o ‘özür’ ya yine de senin kardeşindir ve halen tıbbi yardıma ihtiyacı vardır. Sınır ötesinde hem de. Bu sefer hava öyle soğuktur ki atlara 2 şişe alkol verirler, belki yola devam edebilsinler diye, belki de donmasınlar. Ya sana, sana ne vermeli yol için – seni ne sarhoş edecektir ya da -. Hem de sırtında kardeşine okul defteri getirebilmek gibi de bir zorunluluk varken. Yol çapraz diyagonallerdir izleyiciye göre ya da diz boyu kar. Ya gerçekte? Gerçekte çapraz pusu altındadır; gideceğin yol da döneceğin de. Ve katırın o kadar sarhoş o kadar yüklüdür ki, ne kadar kırbaçlasan da gidemez. İşte o zaman hayatın yamaçtan aşağı yuvarlanan lastiklere dönüşür. Belki de diz boyu dikenli bir tele; öbür tarafa.Sahne kapanır, film biter belki ama bu izleyiciyi masum kılabilecek midir bilinmez. Sahi filmden sonra Eyüp halen bir cam bardağı kırılmasın diye kâğıtla sarıyor mudur yoksa diyagonal bir karede kar üstünde mal mı taşıyordur yine?

Şu Afrika halkı! Onlar yemese de olur zaten, biz seyrettikçe onlar sefalete ve kıtlığa teslim olabilirler. Nasıl olsa kıtlığı biz çıkartmadık.

Arada sırada bu filmi, kıçımızda çıkan çıban gibi hayatımıza sokan yazar ve yönetmen Brahman Ghobadi’yi hatırlamalı ve teşekkür etmeli. Hayat bir teslim oluştur ya bir dağ yamacına ya da başka bir şeye ama nasıl olsa seyirci biziz ya, ‘biz masumuz’. Savaşan ve sefaleti yayan biz değiliz. Evet doğru biz değiliz ve belki de olmayacağız ama peki sürdüren? Neyse hadi şu besinlere değişik proteinler yüklesinler ve biz de karşı çıkalım. Bangır bangır bağıralım, eylem yapalım istemiyoruz diye. Ne de olsa onlar bizim besinimiz ve yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Ve şu Afrika halkı! Onlar yemese de olur zaten, biz seyrettikçe onlar sefalete ve kıtlığa teslim olabilirler. Nasıl olsa kıtlığı biz çıkartmadık. Ne de olsa biz halen ‘masum’uz. Hadi gidip şöyle güzel bir yemek yiyelim. Masumca ama üstüne dökmeden, bir de GDO’suz olsun ama.

Turgay Emir Yüksel
emiryuksel[at]yahoo.com