Milliyetçilikle Vatanseverliğin Zıt Tabiatı

28 Haziran 2010, 21:23

Hayatımda ilk kez bir işkence maduruyla tanıştığımda kanım donmuştu. Vatanımı çok sevmekle birlikte, devlete olan güvenimi de işte o gün yitirdim. Tecavüz eden, elmacık kemiklerini morartan, karşımdaki kadının gözlerindeki ışığı alıp götüren bir devlet vardı karşımda.

Gördüklerime inanamamıştım. Benim ülkem çiçekten böcekten, sarı saçlı bebekten bile daha güzeldi. Ne olmuştu da karşımdaki sarı saçlı kadının dişlerini dökmüş, yüzündeki gülümsemeyi belki de bir daha geri gelmeyecek şekilde alıp götürmüştü.

Ne olmuştu?

“2009 çıkaaaar iki sıfırı toplaaa 2yle 9u etti mi on bir”

Milliyetçilik üzerine yazmak oldukça zor aslında. Bir sürü güzel insanı istemeden de olsa kırabilirsiniz. Yanlış anlaşılabilirsiniz. Kimileri size sinir de olabilir. O nedenle neresinden tutsanız, zordur milliyetçilik üzerine yazmak/konuşmak.

O yüzden akıllı olan da öyle ortalıklarda kolay kolay konuşmaz bu konuda. Bu vesileyle de bu yazıya öyle çok da akıllı olmadığımı itiraf ederek başlıyorum.

Kendi işimi kolaylaştırmak adına başka bir itirafla da devam ediyorum: Hiç milliyetçi olmamakla ilgili oldukça da vatansever olduğumu hissediyorum.

Ama benim vatanseverliğim öyle 2yle 9u toplayıp 11 bulan, üstüne de 29 ekleyip partisinin 40. Yılını kutlayan türden bir vatanseverlik değil. Evet, Devlet Bahçeli’den bahsediyorum. Eğer bu konuşmayı izlemediyseniz mutlaka izleyin. (*)

Benim vatanseverlik anlayışım Türk milleti için nasıl ölüp biteceğimi, ya da kaç milyon kişilik bir facebook grubu kuracağımı tasarlayan bir milliyetçilik anlayışı da değil.

Şehitler ölmez vatan bölünmez diyeninden de… Ölüyor arkadaşlar şehitler. Bir bir ölüyorlar. Gencecik yaşta toprağa karışıyor, bir daha da gelmiyorlar. Şehitler ölmez vatan bölünmez de kendi kendimizi teselli etmek için söylediğimiz bir tekerlemeden öteye gitmiyor. 30 küsür yıldır birer birer ölüyorlar.

Arkalarında gözü yaşlı aileleri, devletten de bağlanan bir miktar şehit maaşı kalıyor. Çocukları kalıyor, nişanlıları… Ölüyorlar. ..

Benim vatanseverliğim Şehitler Ölmesin hatta Şehitler Olmasın diyen türden. Asacağız, keseceğiz, üstlerine tanklarla yürüyeceğiz diyen gerçek milliyetçilerle işte bu noktada ayrılıyorum.

O yüzden milliyetçilikten tepeden tırnağa haz etmiyorum.

Ölümle bezenmiş bir soruna ölümle cevap veren bu anlayışın 5 metre ötesinden bile geçtiğimde mutsuz oluyorum.

Ve ister istemez şu soruyu soruyorum:

Şehitler da bu “vatanın evladı” değil mi? Neden kimi vatan evlatları, facebook gruplarından sanal bir milliyetçilik narası atarken, kimi vatan evlatları ölüyor hiç görmediğimiz topraklarda?

Niye kaybediyoruz onları, tabutları yürürken de gurulu bir hüzünle uğurluyoruz hepsini. Teker teker…

Türk Devleti’nin Güneydoğu politikasıyla çok barışık olmadığım için çevremde genellikle “Kürtçü” olmakla suçlanırım. Cümlemi bitirmeme izin verseler PKK’nın da güneydoğu politikasıyla barışık olmadığımı anlatacağım bir grup insan tarafından da çoğu zaman “bu işlerden zerre kadar anlamamakla”  suçlanmışımdır.

Ama ben şimdi size başka bir hikaye anlatacağım.

Ben gerçek vatanseverlerle, bu işlerden gerçekten anlayan insanlarla nasıl tanıştım?

Ben gerçek vatanseverlikle, Allah muhafaza, üye olmadığım o facebook gruplarında değil,

sokaklarda tanıştım.

Güneydoğu’da zorunlu göçe tabi tutulmuş, bu süreçte okullarından, arkadaşlarından oldukları için psikolojileri zarar görmüş çocuklar için gönüllü çalışan insanlar sayesinde,

Hapishanede vergi verdikleri devletin polisi tarafından işkence gören insanlar için eylem yapanlar,

İnsan ticaretine maruz kalan gencecik erkekler ve kızlar için mecliste lobi çalışmaları yapan feminist kadınlar sayesinde tanıştım.

Bitti mi? Hayır?

Aile içi şiddet, töre cinayetiyle ilgili çalışan ve tek kuruş para almayan avukatlar,

Vicdani retçiler için imza toplayan aktivistler sayesinde tanıştım.

Çünkü hepsi, yaşadığı çevrenin sorunlarını tespit etmiş ve yaşadığı çevreyi nasıl daha iyi hale getirebileceğinin tasarısını yapmış, yorulmamış bir de bununla ilgili çalışmaya başlamış

Gerçek vatansever insanlardı.

Yaşadığı çevreyi “koşulsuz” sevmişti bu insanlar. Her koşulsuz sevgi gibi,   bu da onları sevdikleri şeyi daha güzel hale getirme konusunda adım atmaya itmişti.

Gerçek vatanseverler evlerinde oturmamış, risk almış, sokaklara çıkmışlardı.

Benimle “bölücü” diye dalga geçen, “Kürt”çü diye sinir olan insanlara da işte şu nedenle itirazım var. Hatta bu yazıyı biraz da onlar için yazdım.

Yanlış anlıyorsunuz. En kötüsü dinlemiyorsunuz.

Yaşadığım yeri, insanları, yaşadığım yerin sorunlarını bile sevdiğim için bu konuda kafa yoruyorum, yazıyorum, sivil toplum faaliyetlerine katılıyorum.

Ama milliyetçiliğin iddia ettiğinin aksine, yaşadığımız yerin öyle çok da toz pembe bir yer olduğunu düşünmüyorum.

Yaşadığımız bu güzel yerde işkence de var, ayrımcılık da var, yolsuzluk, kanunsuzluk tecavüz, insan ticareti, homofobi… Sayamadığımız kadar çok dikenli tel var.

Eğer seviyorsanız böyle sevin. Koşulsuz sevin. Yaşadığınız yerin başka yerlerden üstün olduğunu iddia etmektense sorunlarıyla olduğu gibi sevin.

Öylesine çok sevin ki…

Bu sevgi sizde bir tür kaşıntı yaratsın. Yerinizde duramayın. Adım atın.

Benim vatanseverliğimin dili bu. En azından benim için vatanseverlik bu.

Yoksa bulun Türkiye Cumhuriyeti’ni en çok seven 1 000 000 kişiyi. Ne değişti? Düşünün Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını. Noldu? Yalnız kaldınız. Elinize ne geçti?

Vatanseverlik midir bu yoksa milliyetçilik mi?

Kendi kafanda “senden” olduğuna karar verdiğin bir grup insanın haklar, özgürlükler, yetiler bazında bir başka grup insandan daha ayrıcalıklı olduğunu savunmak. Bence bunun adı milliyetçiliktir.

Kimi insanlar öldüğünde üzülmek, kimileri öldüğündeyse hiçbir şey hissetmemek.

Ölümü meşrulaştıran milliyetçilik mi?

Kendini eylemde var eden bir vatanseverlik mi? Önemli bir hayat tercihi bu aslında.

Siz karar verin..

Semanur Karaman
Tarih ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi
Koç Üniversitesi

Facebook Üzerine Olumsuz Değerlendirmeler

10 Mart 2010, 22:51

Facebook hayatımızaDedemin “milangaz bitmiş, telefon et de yenisini getirsinler” sözü, ben ve benim gibilerin belki hiç yaşamadığı ya da tamamen unuttuğu bir dönemin göstergesiydi. Birkaç on yılda, üretimde marka ve ürün özdeşleşmesine varacak kadar kitlesel bir üretim toplumundan, “kişiye özel” malların talep üzerine üretilerek (ve kimi zaman talebi de yaratarak) pazarlandığı bir “imaj” toplumuna dönüştük. Tüketici ve “imaj” sahibi bireyler olarak “sana özel” markalı ürünlerin peşinden koşar olduk. Amerikan modeli tıraşlar, adımızı verdiğimiz saç tasarımlarına dönüştü.

Kahvelerimizin üzerine adlarımız yazılır oldu, tişörtlerimizi kendimiz “tasarlamaya” ve kendi pizzalarımızı kendimiz yaratmaya başladık. Elbette, satın alabileceğimiz her ürüne “kendi” damgamızı vurma, Internet mucizesi ile kendi kimliğimizi de sıfırdan yaratmamıza olanak sağladı. Sahte adlarla ya da “nickname” ler ile üye olunan arkadaş, paylaşım, gezi vs sitelerinden değil, sahip olduğumuz (ve olmak istediğimiz) her şeyi Internet üzerine döktüğümüz, milyonlarca “imaj” ın yaratıldığı Facebook’tan bahsediyorum.

Dedemin “milangaz bitmiş, telefon et de yenisini getirsinler” sözü, ben ve benim gibilerin belki hiç yaşamadığı ya da tamamen unuttuğu bir dönemin göstergesiydi.

İnsanların arkadaşlarıyla iletişim kurmasını ve bilgi alış verişini amaçlayan bir sosyal web sitesi[1] olarak tanımlanan Facebook, günümüz insanının (çoğunluğu üniversite mezunu ya da öğrencisi 17-27 yaş arası gençler olmak üzere) Internet üzerindeki kimlik kartı haline geldi. Diğer sitelerin aksine, Facebook’ta kendi adımız ve kendi kişisel bilgilerimizle varız. Peki CIA ve türevlerinin her türlü kişisel bilgimize ulaşabileceği paranoyası (!) ile üyelikten kaçınanlar ve Facebook’tan haberi olmayıp yüz yüze iletişimi sürdüren şanslı azınlık dışında, hemen herkesin bulaştığı bu vazgeçilmez alışkanlığı neden bırakamıyoruz ya da bırakmayı aklımıza getirmiyoruz? İlkokul arkadaşlarını bulmak, uzaklardaki veya kayıp arkadaşlarla haberleşmek belki de bu soruya verilecek bir yanıttır. Ancak ben, soruyu “imaj” açısından yanıtlamak istiyorum; Facebook bu konuda bize iki olanak sağlıyor.

Birincisi, kendimize (ki şüphesiz en mükemmel  biçimde) Internet üzerinde bir kimlik yaratmak olsa gerek. Bu kimlik, kendimizi yalnızca “güzel çıkmış” resimlerimizle değil, dinlediklerimizle, izlediğimizle, okuduklarımızla, yaptıklarımızla ve elbette ki başarılarımızla ve gerçek hayattaki “kusurlarımızı” içermeyecek biçimde (hiçbir facebook profili utangacım, sosyal değilim, kitap okumam, çok çalışıyorum ama para kazanamıyorum, beş yıldır bir aşk ilişkisi yaşamadım gibi  istenmeyen(!) şeyler içermiyor nedense) yeniden tanımlamayı gerektiriyor. Aynı zamanda bu yeni kimlik, yıllardır görmediğimiz ve belki de hiçbir şey paylaşamayacağımız arkadaşlarımızı (!), imajımızı pekiştirmek uğruna samimiyetsizce listemize eklememizi de içeriyor.

İkincisi, “kendi” profilimiz, en mükemmel biçimiyle, başkalarıyla kıyaslanarak oluşturuluyor. Belki de bu kıyas, Hegelci anlamda, bir bilincin ancak diğer bir bilinç tarafından “tanınarak” özbilinç olabilmesi gibi sanki. Elbette, bu karşılaştırma aynı zamanda başkalarının (çoğunlukla arkadaşlarımızın) neler yaptığını, hangi okulu bitirip hangi firmada iş bulabildiklerini, kimlerle ve kaç kişi ile arkadaş olduklarını, hangi partilere ve organizasyonlara üye olduklarını öğrenip gizli kıskançlık krizlerine girmemize engel değil (Facebook buna da bir çözüm bulmuş gözüküyor, profilleri kimin gezdiğine dair bir gösterge var artık, dikkat). Böylece rakiplerimizi (!),  yani kendi imajımızdan daha iyi olan imajları görmek ve belki de taklit etmek olanağına kavuşuyoruz.

İkincisi, “kendi” profilimiz, en mükemmel biçimiyle, başkalarıyla kıyaslanarak oluşturuluyor. Belki de bu kıyas, Hegelci anlamda, bir bilincin ancak diğer bir bilinç tarafından “tanınarak” özbilinç olabilmesi gibi sanki.

Sanırım oldukça olumsuz bir değerlendirme oldu. Gene de “gerçeklik” bana daha cazip geliyor. Rekabet ve imaj hastalığından muzdarip biz genç nesil için yüz yüze yapılan dedikodular ve çekiştirmeler, kimin kimle nerede görüldüğüne ve nerede ne işte çalıştığına dair kıskançlık sendromları, gerçek dünyada daha keyifli(!) bir şekilde yaşanıyor. Amerikan Kızılderililerine Destek Verenler, Yaşasın Chavez’ci Latin Amerika, Kahrolsun Yeni Sosyal Güvenlik Yasası, 1981 Doğumlular, Türk Kahvesine Hayır Diyemeyenler gibi gruplara üye olmak, bir yürüyüşe katılıp kendin gibilerle beraber olmanın, yaşıtlarınla birlikte oturup toplumsal sorunları yüz yüze tartışmanın heyecanını vermiyor; yollanan sarılmalar, mesajlar, “sanal ”rakılar, galiba  “gerçek” birlikteliğin yanına bile yaklaşamıyor.


Ü.E. Uysal

ulkeuysal[at]yahoo.com

[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Facebook
[2] Resim kaynak: George Yedda.