Doğruyu Ararken Yanlış Yapmak Üzerine

17 Ocak 2010, 01:30

doğruyu ararken yanlış yapmak üzerineBilimin formülsel verileri, felsefenin düşünsel öğretileri ve dinlerde Tanrı’nın buyrukları dünyanın bir ahenk ve doğrular bütünü olduğunu anlatır bizlere hep. İnsan, belki de doğumunun arifesinde doğru olmayı, doğru yaşamayı veya evrendeki mevcut doğruları arama yoluna girişir. Bu münferit bir eylem olmayıp tüm kişilerde mevcut olup doğruya ulaşma metot ve yollarında farklılık görülebilir. Zaten kişiyi kendisi yapan bu farklılıklardır. Bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Evrensel doğrular en sonunda aynı olduğundan yahut temel kanun ve kurallara dayandığından insanı farklılaştıran bu yollarda yaşadığı yoldan çıkmalar mıdır? Kısacası insan hatalarıyla mı diğerlerinden farklılaşır?

İnsan, belki de doğumunun arifesinde doğru olmayı, doğru yaşamayı veya evrendeki mevcut doğruları arama yoluna girişir.

Bu kabullerimiz tabiî ki doğruyu arayan insanları kapsıyor. Elbette ki yanlış bir hayat doğru yaşanamaz ve bu yanlışların bizim kabullerimizde yeri yoktur. Hormonsal döngülerimiz bizi aşk adlı eski bir yalana en kolay kandırabildiği bizim yaşlarımızda; belki de doğruyu ararken en çok sapılan yollardan biri oluyor aşkın puslu ve manidar dünyası. Andre Gide, “İnsan birini seviyorsa artık onun kusurlarını göremez.”*(1) diyerek olayı başka bir boyuta da taşıyor; kusurların farkında olamamak… Mantık, en ezeli düşmanına yani duygulara egemenliğini kaptırdığında insan uyuşturucunun verdiği mutluluğa benzer bir doğru yapma ve doğruyu yaşama hazzına kapılıyor. Elbette ki çoğumuz Hedonist(2) değiliz ancak bu durum aşka dalamayacağımız ve mantığı bir kenara atamayacağımız anlamına da gelmiyor. Ancak, “Yalnızca sığ kişiler bir duygudan kurtulmak için yılların geçmesini beklerler.”(3) diyen Oscar Wilde’a katılarak ve dolayısıyla doğruyu arayan ve sığ olmadığını en azından sanan kimseler olarak, aşkın bir ömür olmayacağı varsayımı çıkarıp; insanların belli dönemlerde aşkın tutsağı olsalar da, mantığın yolunda doğruyu arayabilecekleri kabulünü yapabiliriz. O halde şu çıkarım da yapılabilir: Aşk insanın doğruyu ararken yaptığı duygusal hatalar bütünün çoğudur, ancak bu hatadan doğruya dönülebilir. Bu çıkarım Doğu insanında daha keskin görülebilir. Çünkü “Doğu’da tutku, her değersiz insanın içinde ışıldayan ve günün birinde bir volkana dönüşebilecek bir kıvılcımdır.”(4). Gerçi oryantalist bir bakış olduğundan Doğu’yu aşağılanma metodu da kullanılsa da burada bu yaptığımız yorumun gerçekliğini değiştirmiyor.

Mantık, en ezeli düşmanına yani duygulara egemenliğini kaptırdığında insan uyuşturucunun verdiği mutluluğa benzer bir doğru yapma ve doğruyu yaşama hazzına kapılıyor.

Diğer bir bakışta ise doğruyu aramak, ideal dünyaya ulaşmak için de önemli bir basamaktır. Yalnız ideal dünya derken Marks’ın, Campanella’nın yahut dinlerin bahsettiği ideal düzeni kastetmiyorum. İdeal bireyin kendi kendine oluşturduğu ideal bir dünyadan bahsediyorum. “Bireyleri geliştirmeden, daha iyi bir dünya yaratmak umut edilemez. Bu amaca ulaşabilmek için her birimiz kendimizi geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda tüm insanlık için genel bir sorumluluğu paylaşmalıyız ve başlıca görevimiz en fazla yararlı olabileceğimizi düşündüğümüz insanlara yardım etmek olmalıdır.” diyen Marie Curie aslında düşüncelerime tercüman oluyor. Yani Lenin’in bahsettiği üzere; Marksist devrimi profesyonel devrimcilerin yapması gerektiği tezi de bu açıdan reddettiğimiz kişisel yahut ideolojik doğrulara giriyor örneğin. Yapılacak her iş Curie’nin söylediği metotla yapılmalıdır. Asıl olan birileri adına bir şeyler yaparak inanılan beynelmilel doğruları insanlara getirmek değil, eğitimle insanları doğruya ulaştırmak olmalıdır.   Aslında bu durumun da riskleri var ama biz bu riskleri ideal insan olamayacağı kabulüyle aşıyoruz. Bu riskse şöyle açıklanıyor Bernard Shaw tarafından: Zincirlenmiş köpekler mülkün en keskin koruyucularıdır, ilk ısırdıkları da onları zincirden kurtaranlardır(5). Betimlenen aslında çıkar peşinde koşan aç gözlü insanlardır. Çinliler bu tarz insanları tehlikelerin en büyüğü kabul eder. Aslında doğrular insanlara göre yontulmamalıdır. Bir benzetmeye göre bir kıyafet bir bedene uygun değilse eğer beden yontulmaz; değişmesi gereken elbisenin kalıplarıdır. Bu bağlamda,  doğrular insanlara veya insanların yaşadığı çağlara göre yontulmamalıdır. Çağlar veya insan, evrensel normlara ve doğrulara göre kendi kendini hazırlamalıdır.

Bir kıyafet bir bedene uygun değilse eğer beden yontulmaz; değişmesi gereken elbisenin kalıplarıdır.

Rönesans ve reform ile birlikte Batı kültürü bu sürecin sonunda elde ettiği bilimsel gelişmelerle Comtu ve dolayısıyla pozitivizmi yarattı ve kendi doğrular bütünün insanlığın hizmetine soktu. Kısaca açıklamak gerekirse; pozitivizm de teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı vardır(6). Fakat pozitivizmin tartışılmaz egemenlik ve çekiciliğine yine Batı’dan sert bir eleştiri gelmiştir. T.Kuhn, “The Structure of Scientific Revolutions” (Bilimsel Devrimlerin Yapısı) adlı yapıtında belirli bir tarih yahut felsefe görüşüne dayanarak “bilim” veya “ilerleme” olarak gösterilen birçok sonucun ne kadar yanıltıcı olabildiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Ona göre bilim, devrimsel sıçramalar yaparak ilerler, evrimsel bir süreç izleyerek ilerlemez. Kuhn bu eserinde pozitivistlerin ve materyalistlerin öncülüğünü yaptığı, “bilimin ilerlemekte olduğu” tezini temelden sarsmıştır(7). Kısaca Kuhn bilimin yanlışlar yaparak kendini yenilediğini ve her süreçte içinde yanlışlar barındırabileceğini anlatmaya çalışmaktadır. Aslında bilim de tarih gibidir ve doğruları zaman içerisinde evrim çarkına sokarak değiştirir. Anlatmak istediğim ve Kuhn’a katıldığım nokta bilimin her süreçte ve her zamanda yanlışlar taşıdığıdır. Elbette ki doğruları muhakeme yetkisi Engizisyon’ da olmalı demiyorum ama şu da bir gerçek ki bilim de salt doğruya ulaşmada asla tek başına bir yöntem olmamalıdır. Bilim, doğruya ulaşmada başvurulan ve genellikle doğru bilgiler veren bir araçtır. Bilim, ilerleme sürecinde kendi öz eleştirisini yapacak kapasitededir ve özeleştirileri sonucu ulaştığı yanlışlarını zaman içerisinde giderme yetisi bize bugün ki modern bilim seviyesini getirmiştir; fakat yine de hiçbir hal ve yeti bilimin yanlışlar barındırmayacağını bize ispatlayamaz ve yanlışlar barındıran bir olgu doğruyu arama sürecinde tek bir araç olamaz.

Kafamızda olan hepimizin aslında saf ve salt doğruya ulaştığımızda ne yapacağımız veya bu doğruya ulaştığımızı nasıl anlayacağımızdır. Kanımca, bunu ya asla bilip anlayamayacağız ya da anlasak bulsak bile bu durum ancak öldüğümüzde geçerli olacak. Belki de doğanın kendi döngüsüne karışmak vücudumuzla, bunu düşünmek ve anlamak fırsatını sunacak bizlere ya da Tanrı’nın kendi hesabı bizlere gösterecek her şeyi. İşin bu kısmını insanların inancına bırakıyorum ancak şu bir gerçek ki ölüm bütün haşmetiyle orada duruyor ve onu öldürüp ölüme açılan kapıyı kapatamadığımız sürece hep duracak. Victor Hugo bu konuda şöyle bir alıntı yapıyor romanında: Bütün insanlar, günü meçhul bir infaza mahkûmdurlar(8).  Her düşünce de, din de ve yaşamsal öğreti de aslında temel ortak nokta insanlara ölümü düşündürmektir. Çünkü ölüm, iyi bir caydırıcı ve sorgulayıcıdır. Yine Hugo’yla devam ederek “mezarlık kimsenin kaçabileceği bir hapishane değildir”(9) demek ihtiyacı hissediyorum. Burada kendi kendimize şu soruyu sorma durumundayız: Ölüm aslında bütün cezaların çekildiği veya hataların bedelinin ödendiği şey midir? Buna karşın Yunan Mitolojisinde çok sık vurgulanan bir konuda şudur ki Mitolojinin Tanrıları insanların faniliğini kıskanmaktadır. Kıskanılan yaptığımız hataları veya mutlak doğruyu eninde sonunda ölünce bile olsa bulabilme ihtimali midir acaba? Mitolojik bir süreçten başka bir soru daha çıkıyor karşımıza: Zeus’un ilk seferde Prometheus’a armağan ettiği yahut onu affederken geri verdiği ölümsüzlükle; Prometheus’un ve gözyaşlarından doğan insanın isyanı fevkalade ironik değil midir? Yine Victor Hugo’dan dinliyoruz ki: Ölüm insanı ne kadar da isyankâr yapıyor(10)! Bu bağlamda, benim çıkarımım ölümün o kadar da kötü bir şey olmadığı çünkü ucunda belki de mutlak doğruya ulaşabilme fırsatının olduğudur. Yalnız şu noktaya dikkat edilmeli: Goethe’nin Werther’in aptallığı aracılıyla bize özendirdiği şeyin de peşinde koşmuyorum. Çünkü biliyoruz ki; aşk, belki uğrunda ölünmeye değer bir şey olabilir ama asla uğrunda kendini öldürmeye değmez. Ölüm bile, mutlak doğruyu bulmada bir araç yahut basamak olabilir. Şüphesiz ki bu konuda emin olduğumuz tek gerçek bunu asla yaşarken öğrenemeyeceğimiz.

Her düşünce de, din de ve yaşamsal öğreti de aslında temel ortak nokta insanlara ölümü düşündürmektir. Çünkü ölüm, iyi bir caydırıcı ve sorgulayıcıdır.

Bizi doğruya ulaşma yolundan saptıracak sözler ve bilgiler de olacaktır. Bu insanoğlunun kirlenmişliğinin kaçınılmaz bir sonudur. İnsanı doğrudan ve gerçekten uzaklaştıran bu sözler ve bilgiler bütünü, yalandır.  Bu bilgilerin adlandırılması önemine göre yapılır. Jean Jacques Rousseau bu bilgi ve sözlerin aktarılma eylemi “yalan söylemek” kavramının adlandırmasını şöyle yapmaktadır: Kendi menfaati için yalan söylemek sahtekârlık, başkasının menfaati için yalan söylemek hile, zarar vermek için yalan söylemek iftira ve yalanların en bayağısıdır. Kuşkusuz çoğumuz bu yalanları gerçek bilip peşinden koşmakta ve onları gerçek zannetmekteyiz. Rousseau birçok noktada yalanı ve değersiz yalanları yani kurmacaları işlemekte, gerçeğin hangi şekilde tanımlanamayacağını bize anlatmakta ve şu açık ve net yorumu da çıkarmaktadır: Varlığı kimsenin umurunda olmayıp, bilinmesi hiçbir şeye yaramayan boş şeylere gerçek denilmesi, gerçeğin kutsal ismine saygısızlık etmektir(11).

Aşk, belki uğrunda ölünmeye değer bir şey olabilir ama asla uğrunda kendini öldürmeye değmez.

Son olarak, doğruyu arayan insanlar olarak elde ettiğimiz verilerde politik bilgi ve doğrulara (dikkat ideolojik değil) veri tabanımızda asla yer vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Politika esasta bireyi genelde de toplumu salt doğrudan uzaklaştırmaktadır. Edward Said bu konuda çok güzel tespitler yapıyor: Gramsci uygar toplumla, politik toplum arasında faydalı bir analitik ayırım yapar. Bunlardan ilki okulları, aileleri ve sendikaları ile gönüllü yahut en azından akıllı ve zorlaması olmayan bir beraberliktir. Diğeri ise ordusu, polisi ve merkez bürokrat sistemi ile ayakta durur… Kolayca anlaşılacağı gibi kültür birincinin işidir(12). Yine Said’in ifadeleriyle söylemeliyim ki; “beni burada ilgilendiren, gerçek bilginin temelde politik olmadığını (bunun tersi olarak politik bilginin de “gerçek bilgi olmadığı” ) iddia eden ve böylece kuvvetle organize olmuş politik şartları perdeleyerek, hatta karanlığa sürükleyerek gerçek bilginin doğmasını önleyen ortak anlayışı açığa çıkarmaktır.”(13). Said’in burada kastettiği ortak anlayış edebiyat ve klasik fizyoloji üzerine sürdürülen tartışmalardır. Coğrafi özelliğimiz üzere Batılılara benzeyen Doğulular olarak bizi ilgilendiren Oryantalizmi ve bu bakışın bize sonuçlarını politik bilginin aldatmacılığına örnek olarak verebiliriz. Bir yalan makinesi olan politika ve onun tüm doktrin ve öğretileri mutlak doğruya ulaşan bir bireyin ciddi düşmanlarıdır. Çünkü politika; doğruları ve bilgileri çıkarı doğrultusunda değiştirir yahut söylemez. Bunu yapmak zorundadır çünkü bu politikanın işi ve özüdür.

Özetle, yaşamda doğru aramak kaçınılmaz olarak karşımıza yanlışlar çıkaracaktır. Hatta bizler birey olarak varlığımızı ve öznelliğimizi yaptığımız yanlışlara borçluyuz. Bahsettiğimiz gibi doğrular en sonunda tek ve evrenseldir bu yüzden yanlışlıklar sonsuzluğu bize kendi farklılığımızı yani kimliğimizi katar…

Kaynaklar:
1.    Andre Gide,  Kadınlar Okulu
2.    Hedonizm: M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan Aristipus’a dayanan bir öğreti. Haz arayışının hayatın amacı olduğunu ileri sürer.
3.    Oscar Wilde,  Dorian Gray’in Portresi
4.    Panait İstrati,  Minka Abla
5.    Sunay Akın,  İstanbul’da Bir Zürafa
6.    tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivizm – 28k
7.    www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=652 – 22k
8, 9, 10.  Victor Hugo,  Bir İdam Mahkûmunun Son Günü
11.  J.J. Rousseau,  Yalnız Gezenin Düşleri
12, 13  Edward Said,  Oryantalizm

Talha Sağıroğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com

Denge Felsefesi Üzerine Bir Mektup

16 Aralık 2009, 22:19

denge felsefesi üzerine bir mektupNeresinden bakarsan bak hayatın, neresinden tutarsan tut hayatı ve ne kadar değerlendirme ölçeği koyarsan koy sözlerine ve davranışlarına temelde kendini eşitlemeye çalıştığın ya da dengelemeye çalıştığın değer verdiğin birisi içindir yapılan her şey ve onunla iken düşünüldüğünde daha güzel olur anlamların dünyası. Tabi temelde unutulmaması gereken bir nokta var; denge eylemleri hangi boyut ya da düzlemde gerçekleşirse gerçekleşsin kendini ve dengeyi sağlayan karşıdaki kişiyi öncelikle hayatın eşit kollarında görmesin.

Bir noktadan sonra değerler, dengenin sonrası olma durumunu değiştirip denge değerlerin bir sonucuymuş gibi algılana biliyor.

Temelde bir insan bir sosyal bir psikobiyolojik canlı olarak; karşıdaki ve kendin için aradığın dengenin öncelikle alt yapısını çok iyi oluşturmalısınki ileride dengeye bakılarak değer alacak herhangi davranış söz veya durumlar ne hakkından az ne de hakkından fazla değer almasın. Çünkü bir noktadan sonra değerler dengenin sonrası olma durumunu değiştirip denge değerlerin bir sonucuymuş gibi algılana biliyor. Genelde anlaşmazlıkların nedeni de budur aslında.

Denge felsefesinden bakarsak sosyal ya da duygusal ilişkilere; işte bu yüzden aşkım işte bu yüzden her zaman sana karşı ve senin kendini rahat hissetmene yönelik kendimle senin aramda geçen davranış biçimleri olsun kullanılan sözler olsun ya da benzeri sayılabilecek durumların hepsinde eşitlik diyorum önce eşitlik. Çünkü dengenin iki taraf içinde ideal hedefi eşitlik noktasıdır. Bu düşünülürse bile insanın içini rahatlatacak bir durum iken, hayata geçirildiğinde ya da hayata geçirilme çabası bile tek başına bir mutluluk kaynağı olabilir. Bunun bu kadar geniş bir yelpazeyi nasıl içine alabildiği ise çoğu davranışın psiklojik çıkış noktası olmasından hareketle düşünülebilir. Neyin çıkış noktası peki? İşte mutluluk… Eğer inanılıyor ise yanılmıyorum bütün eylemlerimizin çıkış noktasında aradığımız ya da olmasını istediğimiz öncelikli durumlardan birtanesidir. Bu yüzden eşitliği sağlama ya da sağlamaya çalışma onurlu bir uğraş olması nedeniyle ya da yine.

Eğer inanılıyor ise yanılmıyorum bütün eylemlerimizin çıkış noktasında aradığımız ya da olmasını istediğimiz öncelikli durumlardan birtanesidir.

Dünyada körelmiş dejenere olmuş değerler davranış biçimleri arasında gerçektende kendi iç dünyamızda bile net bir şekilde farkına varabileceğimiz bir çaba, bir uğraş, bir davranış biçimidir “Eşitliği sağlama”. Tabi felsefi ya da psikolojik açıdan bakarsak insan hal ve hareketlerine  yine çok farklı ifadeler geliştirebilir ve bu ifadeleri güçlüde kılabiliriz. Bunların herhangi birine inanmak ya da inanmamak ta çoğu zaman o fikrin daha doğru ya da daha yanlış olmasından ziyade daha sempatik ya da daha anlaşılır bir dille ifade edilmesinden kaynaklanmaktadır. Burda sadece davranışların bir denge arayışı ekseninde gerçekleştiğini ve en ideal davranışında yönelinmiş ve yönelimin eşitlendiği koşullar olduğunu söylüyorum . Bunu yaparken elbette hazzı, estetiği , faydayı göz öneünde bulundurmak gerek. Çünkü onları yerine getirirken  bile temelde bir denge oluşturma çabası mutlaka vardır. İster biliç düzeyinde isterse bilinçsiz ister insana bağlı ister insanla mümkün; istersede insandan bağımsız sadece kendiyle değerlendirilecek bir durum olsun doğada bile bu varsa, yani mükemmel bir denge, insan hayatında dolayısıyla davranışlarında olmaması çok yanlış bir durum olmaz mı? Bu yüzden ister amaç edinilsin ki ideal olan davranışın atardamarıdır. İsterse edilmesin aslında bütün eylemlerimizde bir denge kaygısı vardır. Önemli olan bu dengenin koşullarının ve içeriğinin objektiflik ilkelerine uygun olması ve bizim bunu farketmemizdir.

Önemli olan bu dengenin koşullarının ve içeriğinin objektiflik ilkelerine uygun olması ve bizim bunu farketmemizdir.

Sevgi ve aşkta da durum farklı değildir aslında. Mesela bir tutkal ve bir çam işlemesi el yapıtının arasındaki doğasal durumsal niteliksel ve niceliksel ilişkiyi aşka istinaden örnek verirsek; tutkalın gereğinden fazla kullanılması belkide eldekinin daha sağlam, daha dayanıklı olacağı izlenimini uyandırabilir; ama aslında sadece eldeki uğraş malzemesine bir süre sonra o fazla tutkal zarar verecek ve onu çürütecektir . Çünkü çam eşya onu kaldıracak özellikte değildir, aynı bakış açısının simetrize edilmesi durumunda, çama zarar verecek diye tutkalın az kullanılması durumunda yine sorun olacak ve bir süre sonra aradaki tutkalın çamı  ya da çamın parçalarını bir arada tutma gücü tükenecek ve parçalar bir birinden kopacaktır. Burda doğanın nitelliğin ve nicelliğin sizden istediğide yine çam ve tutkal arasındaki dengeyi bulmanızdır. Malum zaman diliminde en fazla ayakta kalması amaçlanmışsa eğer yapılan el işlemesinin o zaman bu denge vazgeçilmez bir sonuç olmalıdır işi yapan için.Tabi sonuç olarak gelinen noktada belki bu kadar uzun açıklamaya bile gerek yoktu diye düşünülebilir. Bu durumlarda genelde iki şey ön plana çıkar ayrıntıyı sevmezsiniz ya da ayrıntıyı anlayamazsınız; ama bir anlayışın ya da ifade biçimlerinin kalıcı izi bir davranış değişikliği yaratabilsesi için kendisi ile ilgili bütün açıkları size sunmalı ve kapatabilmelidir . Siz o açıkları görsenizde görmesenizde. Zaten ayrıntıyı sevmeyenler o açıklarıda görmezler. Vel hasıl kelam sözün özü:
Ya dengesizsinizdir ya da denge sizsinizdir….!!!

Ali Kümesöğütlü
İstanbul Üniversitesi
Gazetecilik Bölümü Mezunu
birulkehayal[at]hotmail.com