Kozumu paylaşırım ama Pozumu asla!
29 Temmuz 2010, 09:48
Güçsüzler, “defolup gidin hayatımdan” der. Ben ise ”defolup gidiyorum siz rahatınızı bozmayın” demeyi tercih ediyorum. Fena mı ediyorum? Adı küçük harfle yazılan önemsiz biri gibi görün beni. “Birden bire boşalan yolların ortasındayım” diyen şarkıcıyı düşünüyorum. Kafamdan bir klip çekip, birden bire boşalan bir yolda en son geçen arabanın plakasını görmeye çalışıyorum. Hava kapatmış, kara bulutlar geliyor. Benim için geliyor.
Yüzlerce hatta binlerce sayfalık kitaplar, kurgu kopukluğu ve laf geveleme dışında ne işe yarar? Neyi neden uzatıyor yazarlar? O zaman Nietszche haklıdır: “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır. ” Bitmeyen ve sonu gelmeyen romanlar işkenceden farksızdır. Gerçi zaten ben de uzatmalarda sürekli pas yapan futbol takımları gibiyim. Büyük ama acınası, eğri ama doğru, sessiz ama konuşkan, hepimiz gibi.
Gerçekten de yuvarlanarak gidiyoruz. Hayat böyle, evet bunu yapıyoruz belki elimizde değil. Elimizde olan tek şey; bize dayatılan öğretilerden uzaklaşmak ve kendimizi bulmak! Çünkü yuvarlanıyoruz ve insan yuvarlanırken göremez etrafında neler olup bittiğini. Bu yüzden yuvarlanıyoruz ve giderek büyüyen bir kar topu oluyoruz. Koca bir çığa dönüşüyoruz. Çığın nereye düşeceğini ise hiçbirimiz bilmiyoruz. Haybeye yaşıyoruz demektir bu, haybeye ve altta kalanın canı çıksın diye yaşıyoruz. Altta kendimizin de kalabileceğini düşünmüyoruz. Hesaba katmıyoruz, altta kalınca da mızıkçılık ediyoruz. Ne kazanıyoruz? Önce kendimizi iyi hissediyoruz. Sonra düşlerimizdeki gibi değil, dünyamızın zavallı yaşam standartlarından nasibimizi alıyoruz.
Yıllar önce bir kitap okudum, orada geçen bir cümle benim bütün tanımlamalarımı önce egale edip sonra da aşıyordu: İyi olmanın o iğrenç ortalaması!” Cümle sanırım tam olarak böyleydi. İnsanlar da hep iyidir. İyi bir evlat, iyi bir öğrenci, iyi bir kuzen, iyi bir yeğen, iyi bir arkadaş, iyi bir sevgili… Her şeyin iyisinin tam ortasındayız. Ortalamalar bize göre değildi. Bütün aşırılıklarımızın, tuhaflıklarımızın, garipliklerimizin nedeni işte buydu: İyi olmak! Basit bir iyi insan! Cümlelerin sonuna konulması gereken ünlemi alıp cümlenin başına koyan! Kendi koyduğu kurallarla hayatını devam ettireceğini sanan! Bağımsız yaşam stilini acımasız insanların gözünde sevimli göstermeye çalışan… Halbuki bizler, insanlara neyi nasıl gösterirsek gösterelim, herkes kafasındaki görüntüye inanacaktır. Tıpkı gençlere yöneltilen binlerce nasihatın yıllar sonra anımsanması gibi. Çünkü duyduğumuz her şeyi ancak zamanı geldiğinde işitiriz!
Hep aynı noktaya dönüp tıkanıyoruz: “Hayatla kozumu paylaşacağım!” Ona haddini bildireceğim, gibi laflar etmek büyük meraklarımız arasında. Ancak hayat da tıpkı “dalgalı ve akıntılı denizler” gibi. İnsanı yutar. Nerede ve ne zaman, hangi hava şartlarında yüzmen gerektiğini bilirsen, deniz sana dokunmaz ve hayatta da nerede ve ne zaman “mutlu olman” gerektiğini bilirsen, hayat sana bulaşmaz.
Sen hayata karşu duruşunu sergile. Poz’unu ver objektiflere. Koz’unu elbet paylaşırsın.
Tuna Bahar
Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji
Nefes Alabilmek
15 Haziran 2010, 17:22
Gözünü karartmak ve yeniden başlamak hayata… İşte bütün mesele bu! Yaptıklarının, yaşadıklarının sana hiç bir şey katmadığını bile bile, yaşamaya ve üretmeye çalışmaya sıkı sıkıya bağlanabiliyorsan hayatta, asıl o zaman korkuyorsundur… Sırtına çökmüş, senin için büyük, başkaları için minicik yüklerden kurtulamadıkça hiç bir şey yapamayacağını zannediyorsan -benim gibi- bir “tık” ötendeki, ya da bir telefon görüşmesi kadar yakınındaki yeni hayata başlayamıyor, istediklerinle yaptıkların örtüşmüyor, ve hatta artık yavaş yavaş üretmek istediklerinin isimleri birbirine girmeye, ve beyninin içinde birbirine tam anlamıyla zıt kutupların birbirine açtığı savaşın ortasında delik deşik olmamak için kendi kalkanını bulmaya ve kendini korumaya çalışıyorsan, işte o zaman yaşlanıyorsun demektir! Ve artık nefes alamayacak kadar küçük bir alanın içinde hapsolmuş hissediyorsan, buhranların en sessizini yaşıyorsan damarlarından akan “deli” kana rağmen, işte o zaman yok olmanın sınırlarında bıçağın sırtında, üstelik keskin olan tarafında dolaşmaya başladın demektir.
İki yol var önünde işte! Bu yolları çok rahat görebiliyor olmalısın! Birini seçmen, kararsızlıklarına rağmen, doğru yolu bulman gerekiyor. Ya risk alıp hayatını yaşayacaksın, ya da kolaya kaçıp, bütün ömrün boyunca mutsuzluğuna ağlayacaksın!
Ben en azından bir tek şeye karar verdim; huzur dolu mavi bir nefes almak istediğime. Sıra seçim yapma cesaretini gösterebilmekte…
Özge Eroğlu
Mühendis
Adıyla Yaşamak
22 Mayıs 2010, 15:30
Zehra,
Adı güzel, ruhu güzel kardeşim. Hiç göremediğimiz babaannemizin bize mirası o isim, babam seni “anamın adı, ağzımın tadı” naralarıyla sevebilsin diye.
Parlak yüzlüm, güzeller güzelim. Çekik gözlüm, şirinim, yanaklarından bal damlayanım. Tombik kollarını sıkmaya ve ısırmaya doyamadığım. Piknik tipim. Bembeyazdır ellerin ve ayakların, pamuk gibidir hep, yumuşacık. Mis kokulum. Farklı bir havan var senin, nasıl derler ona, Avrupai değil de Japon-Türk sentezi desek daha doğru olur.
Ardıma dönüp baktığımda en güzel günlerimin başrol oyuncusu sensin. İdolüm, kahramanım, rol modelim, en sevdiğim. Ekmeğimi, huzurumu, sevincimi bölüştüğüm. Paylaşmayı öğretenim.
Daha sen 19 aylıkken ben kuma gelmişim üzerine. “Bak” demişler, “kardeş”. Kucağına verilen toparlak et yığınını oyuncak sanmışsın bir süre, ben kırptıkça sen parmaklarını sokmaya çalışmışsın gözlerime. Bir süre sonra alışıp sevmeye başlamışsın “kardeş” diye. Daha çocuk olduğunu bilemeden, tahtının keyfini çıkaramadan abla yapmışlar seni, şikâyet etmemişsin. Çünkü ben de kazara düştüğüm anamın rahminden erkenden fırlamışım, sana kavuşmak için, hem de ağlamadan. “Göbek kordonu boğazına dolandı” demişler, yine de becerememişler ağlatmayı. Ben senin için gelmişim bu dünyaya, seninle varlık bulmuşum.
Çocukluğumuza ait çok az anı var hafızamda buğulu olmayan. Annemin ikimizi evde baş başa bırakıp gittiği günlerden birinde, başımı balkon demirinin altına soktuğumuzu, demir ve beton zemin arasında sıkışıp kaldığımı, baş dışarıda gövde içerde annem eve dönene kadar yerde öyle çaresizce debelendiğimi hatırlıyorum. İnsan çektiği işkenceleri (!) unutamıyor sanırım.
Nuh nebiden kalma teybimizle yaptığımız Ayşegül Durukan şarkılarına vokal girişimlerimizi, Yonca Evcimik’in “8:15 Vapuru” isimli şarkısı eşliğinde benzerine rastlanamayacak figürlerle hazırladığımız dans şovumuzu, evin duvarlarına çizdiğimiz “orman” temalı resim sergimizi de atlayacak değilim, unutmak ne mümkün!
Bisikletin koltuğuna beni oturtup kendin ayakta kalarak gecenin bir vaktinde çevirdiğimiz pedalları, annemle babamın yan tarafta arabayla bizi izliyor oluşunu, bundan bihaber polis ekibinin peşimize düşmesini ve amcaların yanımızdan geçerken “hadi çocuğum geç oldu, evinize gidin, ananız babanız yok mu sizin” diye seslenişini hatırlıyorum.
İlk aşklarımızı, geceleri uyumak bilmeden birbirimize heyecanla anlattıklarımızı, sanki saklayacak bir şeyim kalmış gibi senden gizleyerek yazdığım günlüğümü, annemle ortak olup onu okuyarak günlerce benimle dalga geçtiğinizi hatırlıyorum. Muzipliğin babadan kıza geçiyor oluşunu da yıllardır fazlasıyla ispatladık birbirimize.
Vuslat,
Annem ve babamın Gaziantep-Muğla hattında yaşadığı ayrılığının ürünü, 1981 hatırası. Sıkıyönetim çocuğu. Bütün olumsuzlukları yaşayan neslin talihsiz üyesi.
Bitmeyen, dinmeyen özlemim. Çekik ve nemli gözlerinde hayatı saklayanım. Köfte dudaklarında memnuniyetsizliği bitmeyenim. Huysuzum. Doyumsuzum. Hem en güçlü hem de en zayıf yanım. İnsanlığımı hatırlatanım. Hatalarımı tokat gibi yüzüme yapıştıranım. Karşımda haklıyı savunanım. Gözünün tutmadığı insanın yüzüne bile bakmayan, umursamazım.
Bizim adına “hayat” dediğimiz şey, sana hep zor yanını gösterdi, an geldi zorluklar bizi uzaklaştırdı. İnsanın adıyla yaşadığına olan inancım yaşadıkça kuvvetlendi.
Sen âşık oldun, benimle ilgilenmez oldun, hasretim başladı. Üzüldün, canın yandı, sağlığın bozuldu, yine benden gittin. Asileştin, Tanrı’nın seni test ettiğini düşünmeye başladın. Ben hep yanındaydım, yanı başında. Oysaki sen, her şeye rağmen hayata tutunmak için avuçlarımda çırpınırken benden çok uzaktaydın.
Üniversiteye gittin. Hane halkı artık benim hegemonyamdaydı, tek çocuk triplerine girmeye başladım, insan daha ne ister ki. Orda bir yerde bir “ablam” vardı işte; arada bir görüştüğümüz, nadiren de olsa konuştuğumuz. “Herkes kendi yoluna” modundan çıkamadık uzun süre ta ki benim de üniversiteyi kazanmam ve seninle aynı evi paylaşmaya başlamamıza kadar.
Hayatımın en güzel 3 yılını seninle geçirdim, hem aileden uzak, hem de ailemin yanında. Her türlü yaramazlığı birlikte yaptık, suç ortağı olduk birbirimize. Kimseye karşı ezdirmedik birbirimizi, yarı yolda bırakmadık, koruduk kolladık. Ne madden ne de manen yokluk çektirmedik birbirimize. Tüm şımarıklıklarıma katlandın, sırtında bile taşıdın beni sırf hazırladığın kahvaltıyı yemem için. İtiraf ediyorum, küçük olmanın avantajlarını sonuna kadar kullandım.
Artık sana “abla” diye seslenmenin, aramıza mesafe koyduğunu hissetmeye başlamıştım. Ne de olsa sen benim kardeşim, aynı karında büyüdüğümdün. “Vuslat” oldun dilimde. Gerçekten insan bir şeyi kırk kez söylerse oluyormuş. Ben “Vuslat” dedikçe dinmedi hasretimiz.
Şaşkınlıktan tepki gösteremediğim, olayın farkına vardıkça yıkıldığım, şuursuzlaştığım, şoka girdiğim 2 an var hayatımda; biri Armağan’ın kaza haberini aldığım an ve onu kaybedişimiz, diğeri de internette senin tayininin Hakkâri’ye çıktığını gördüğümde ekrana kilitlenip kaldığım an.
Her şeyin yolunda olduğu zamanda adına çaresizlikten kader demek zorunda kalıp kabullendiğimiz şey seni yine benden ayırdı, hem de erişip ulaşamayacağım bir yere gitmeye mecbur kıldı. Dolu dolu tam dört yıl, seni yine benden aldı.
Çetin,
Sanırım bu bölüm Rafet El Roman’ın “hayat acımasız, soğuk ve zalim” edasıyla devam edecek. Tabii bir de “tarih zamanla döner dolaşır, seni de bulur, verir de alır” bölümü var.
Evet, hayat şartlarına adapte olmak kolay değil ama iklimine göre rengin değişmeye başladıkça, burun deliklerin genişledikçe, tüylerin çoğaldıkça, ışığın geliş mesafesine göre göz bebeklerin büyüyüp küçüldükçe, yüzündeki deri eşek derisi gibi kalınlaştıkça bedeninle birlikte ruhun da uyum sağlıyor çevre şartlarına. Doğduğun değil alıştığın, sevdiğin, huzura doyduğun yer oluyor memleket.
Artık senin yuvan başka, ben hala söküklerimi onarıp dikiş tutturmaya çabalıyorum.
Varlığını bilmek bile güçlü kılıyor beni. “Yokluğunda çok kitap okudum” Mustafa Sandal’ın öğütlerini dikkate alarak.
Alttaki dizelerle avutuyorum şimdi kendimi tıkanıp kaldığım zamanlarda.
“Gel, koy verme gel… Hoş görü eşiği alçaktır hayatın. Düşün bir, hasret nerede başlar, vuslat nerede biter?”
Keşke Vuslat’ım, keşke hiç bitmesen. Çünkü sen başka bir âlemsin, sen benim ömrüme bedelsin.
Ayşe Dilsad Çetin
Kahve AŞKtır, Aşk SANAT!
22 Mayıs 2010, 13:35
Tanrı iyice yorgun düşmüştü artık; “Bana şükürler olsun ki bugün cuma” dedi ve haftasonunu yarattı. İyi bir fikirdi bu. (Michael Shermer)
Kafamın içinde “haydi artık geleceğin için birşeyler yap!” diye beynimi kemiren böceklerden kurtulmak istiyorum… Çünkü onlar böyle gürültü yaparken düşünemiyorum ki ben… İkilemler içinde gidip geliyor, kararsızlıklarımın içinde boğuluyorum çoğu zaman. Zihnimi açmak için kafein tüketimim had safhaya çıktı; ama yine de ayılamıyorum işte! 1 günlük bir tatil istiyorum… Hatta ev hapsi, oda hapsi ve hatta yatak hapsine razıyım… İçinde muhteşem aromasıyla beni alıp hayaller diyarıma götüren kahvemin de olduğu bir hapis…
Uyandığımda mis gibi deniz kokan bir yerde, tabii ki denize karşı, hafiften ılık bir rüzgar ve yüzümü ısıtan güneş eşliğinde kahvemi yudumluyor, aşkımı yaşıyor olamayacağımı bildiğimden yaşıyorum bu çelişkiyi…
Yarın birgün uyandığımda belki şuan olmak istediğim yer bana sıkıcı gelecek…
Zaman, mekan ve yer çelişkileri yaşıyorum içimde!
Herkes yaşar mı bunları bundan bile emin değilim.
Çok farklı pencerelerimiz var hayata baktığımız…
Normal olanı hangisi diye sorgulamaksa eğer ki hayat, tek bir yudumda gülümsemekse hayatın tadı, tadına varmak için içtiğin kahveyse aşk, aşk aslında hayat, hayat aslında sanattır…
Sanata yakınlık ya da uzaklık değildir yetenek, o yetenekle harekete geçen içindeki kıpırtıdır anlam, bu anlamda var olan yine aşk olmakla birlikte, aşk sadece “O” değildir!
Hiç her hangi bir kıyafete, takıya, küpeye bile aşık olan birini tanıdınız mı?
Acemi Hayatlar
13 Şubat 2010, 16:40
Okunan bütün kişisel gelişim kitaplarına, alınan onca bireysel liderlik eğitimine ve cem-i cümlenin hayat tecrübeleriyle dolu telkinlerine inat, dibe vurmak yolunda uzun mesafeler kat ettiğim zor günler sonunda duruldu. Şükürler olsun ki içimdeki yaşama sevinci tekrar gülen yüzünü gösterdi. “İnsan nasıl isyankâr oluyor?” sualine verecek o kadar çok cevabım var ki, cevaptan çok demeç niteliği taşır benimkiler, yerine göre basın açıklaması da yapılabilir duruma dair.
“İnsan nasıl isyankâr oluyor?”
Prensipleri olan insanlara imrenmişimdir hep ve “Benim neden bir prensibim yok?” diye ezikliğini hissederim yıllardır. Farkındalığımın azlığından olsa gerek, genetik koduma işlenmiş “Ya hep ya hiç” prensibimi atlamışım bugüne kadar. Son büyük buhran döneminde konunun gerçekliğine aymış bulunmaktayım. Sevinçlerimi ve hüzünlerimi uçlarda yaşıyorum, “belki” yer yok bu düzende; “evet” ve “hayır”lar var, “olabilir” yok.
Hani günlük burç yorumları olur ya aşk, para, iş ve sağlık durumunu 5 üzerinden değerlendiren, yaklaşık bir ay boyunca başlıkların çoğunda banko sıfırdı potansiyelim. Problem, keder, gam, tasa, endişe, dert gibi pesimistik kelimelerle yüklü kervanı tek başıma sırtlanmak zorunda kaldım ama olmadı, taşıyamadım. Yoldan geçerken görenler yetişti imdadıma, “bir el atmak” durumunda kaldılar. Zira aküsü bitmiş araba gibi yol ortasında kalakaldım, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidebildim. Üstüne üstlük insanların geçeceği yolu da kapatmıştım. Hal böyle olunca, kendi geçeceği yolu açmak için ileri itmek durumunda kaldı kimileri.
Zira aküsü bitmiş araba gibi yol ortasında kalakaldım, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidebildim.
Yolda ilerledikçe, etrafımdaki manzaranın değiştiğini fark ettim; zaman ve mekân da başkalaşıyordu. Karlı, soğuk, depresif panoramanın yerini güneş ve umut almaya başladı. Özüme döndüğümü hissetmeye başladım, içim aydınlandı, umutsuz vaka değildim aslında. Sadece gereksiz yere sırtlandığım ya da sırtıma bindirilen bazı yüklerimden kurtulmam gerekiyordu. Yoksa bizim yılmaz eşek iki adım daha atmaya çalışırsa ortadan ikiye ayrılacaktı.
İnsan böyle zor, kendini çaresiz hissettiği zamanlarında sığınacak veya sebep bulacak bir şey arıyor kendine, bu genellikle Tanrı oluyor. Biz de bugünlerde kendisiyle sıklıkla görüşür, adını zikreder olduk. Tanrı yine yaptı güzelliğini, gösterdi büyüklüğünü. Umulmadık tesadüfler yaratarak yine kendisi topladı tüm alkışı, şaşırttı bizi “Her işte bir hayır vardır” klişesiyle. Klişeyle şaşırtmak, bu ne yaman paradoks böyle!
Yüklerimi teker teker bıraktım geçtiğim yolda müsait bir yere. Çaresizliğin kıskacında sarsılan özgüvenim geri geldi, dikleşti duruşum. Hiç biri umurumda değil ama o kadar özledim ki gözlerim dolmadan konuşabilmeyi, “Nasılsın?” dediklerinde dürüstçe “İyiyim” diyebilmeyi.
Bugünü, imece usulünden bihaber zihniyete karşı bir zafer günü olarak ilan ediyorum. Umut yolunda motivasyonu arttırmak gerek, büyük üstat Cemal Süreya’dan feyz alarak.
“Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama hırsız da bilmiyor çaldığını
Katil de bilmiyor öldürdüğünü
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz.”
Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com
Bu Kadar Zor mu Hayat Yoksa Zorlaştıran Biz miyiz?
28 Ocak 2010, 14:25

Arkadaş
15 Aralık 2008, 16:15
Nasıl bir duygudur bu ? Nasıl olması gerekir ? Ben sana kızdığımda , sevindiğim de , sana içten sevgi duyduğumda gösteremezsem bunun adı ne olur sahte mi ? Peki tüm bunları içten bir şekilde gösterdiğimde sen bana kırılıp darılcaksan , bunun adı nedir gizlenmiş arkadaşlık mı ?
Seni sevdiğimi biliyorsan ama buna rağmen her seferinde ben seni kırmamak amaçlı duygularımı gizliyorsam bunun adı arkadaşlık olmaz ki sahte ilişkilerimden biri olursun ama benim hayatımda sahte ilişki yok ki …
Belki eskiden vardı ; ben ben değilkendi ama ben artık duygularımı tanıyorum ve bunları seninle paylaşıyorum. Belki hala yenemediğim özelliklerim var ve bunları düzeltmem için senin gözlerine ihtiyacım var ama sen gördüklerini bana yansıtmazsan bu da senin sahte ilişkilerinden olur .
Denge hayatımızdaki en önemli ihtiyaç , sevilmek onay görmek için hepimiz sahte davranıyoruz arkadaşım ama biz aramıza bunları koymasak herşeyimizi gerçek duygularımızla yansıtsak bana katılır mısın ?
Hayat yolumda artık arkama bakmak istemiyorum , aslında geleceğime de bakmak istemiyorum , ben hep anıma şuan yaşadıklarıma bakmak istiyorum çünki geçmiş bana sadece aldığım dersler olarak görünüyor geleceğimse heyecanla beklediğim güzel günler…
Ama şuan aslına bakarsan , şuan o kadar kıymetliki bak bunları yazarken bile önceki satırlar geçmişim oldu neden tüm anlarımı güzelliklerle doldurmayayım ? Neden hep keşkelerle yaşayayım ?
Senin yardımına fikirlerine ihtiyacım var arkadaşım , sana ihtiyacım var ! Önümüzde mükemmel bir hayat var , bunu karartmakta aydınlığı çevirmekte bizim elimizde .
Senden ricam hayatında kimseye boyun eğme arkadaşım ama kim olursa olsun , çünkü sen boyun eğersen onlar senin tepene binmeye devam edecek deli gibi sevsende davranışlarında hep kendin ol !
Ben sana bunları yazarken durup bir düşünüyorum , acaba ben bunları yapabiliyor muyum? İşte burda gene senin gözlerine ihtiyacım var arkadaşım , subjektif düşündüğümüz de ne kadar farkındalığada sahip olsak davranışlarımızı bilinç altımız kontrol edebiliyor .
Azıcık sevgi görmek dışlanmamak uğruna önceki yaşadıklarımız , hatalarımız bizi yönlendirebiliyor , korkuyoruz çünkü ya böyle davranırsam beni sevmezse , onun gözünde kabul görmezsem diye düşünüyoruz.
Aslında önce kendimizi sevmeliyiz , önce kendimizi her halimizle kabullenmeliyiz sonra sevgi ve kabul beklemeliyiz, bunu hep karıştırıyoruz .
Ben böyle davrandığımda beni sevmezse sevmesin ben böyleyim , sonuçta kendi hatalarımı güzelliklerimi görebiliyor ve her halimle kendimi koşulsuz sevebiliyorum. Hatam varsa düzeltmek benim görevim , başarım varsa gururlanmak ve mutlu olmak gene benim görevim. Ben bunu, başkaları beni sevsin , kabul etsin diye yapmıyorum ki .
Aslında hayat o kadar kısa ki ve bir o kadar da mükemmel . Neden ben burada payıma düşeni almak varken kendime küsüp başkalarının kölesi olayım ve hep mutsuz olayım.
Ben mutluluğu huzuru seçiyorum arkadaşım , bana katılmak istersen her zaman yanındayım;
Ve seni tüm kalbimle her koşulda , her durumda seviyorum….
Sabiha Seden
sabihaseden[at]hotmail.com
KESİLEN SESLERDEN SONRA
7 Ekim 2008, 21:36
O gece yarısına kadar senelerin güzelliklerini, denizin her mavisini, sahilin her güzelliğini taşıyordu Gölcük. O sabah büyük bir beton yığınıydı. O yığınların birinde sen, birinde abim, birinde yüreğim vardı.Seni o sabaha karşı; belki başkalarının hayatına, belki kendi hayatımıza son vermek pahasına; bembeyaz, soğukkanlı ve hala gülen cansız bir beden olarak çıkartmıştık.Sonra abim için çalışmaya başladık. En iyi anlarını yaşadığı bilardo salonunda hayatının en berbat, en soğuk, en sessiz, en bitkin anlarını yaşıyordu. Böyle berbat devam edeceğini bilse bile, yaşamak güzeldi, ne olursa olsun yaşamalıydı. Yaşayacaktı da… Abim senin gibi pes etmedi. O da çıkmıştı sonunda. Ama donmuş bir bedenle değil, yarı incinmiş, yarı kırılmış, yarı kanamış, ve fakat yılmamış, yıkılmamış, inatla yaşamayı sürdüren bir bedenle.Sanırım içinizde en şanslı olan, ama bir o kadar da çok yıpranan yüreğimdi. Yüreğim asansörlü, dokuz katlı bir binanın, eskiden sahil, artık kanlı betonla karışık su birikintisi manzaralı, dört oda bir salon çatı katında oturuyordu. Üzerine çatı düşmüştü sadece. Çatının ağırlığından yakınırken, aklına zemin kattaki yaprak gözlü küçük kız geldi. Yüreğim o güne kadar birçok acıyı kaldırabilmiş, birçok engeli tek başına aşabilmiş, birçok ağırlığı sırtlanabilmişti. Ne yapar eder bu çatı yığınının ağırlığına da dayanmayı, inatla karşı koymayı başarırdı.Ama yaprak gözlü kız henüz dokuz yaşındaydı. Belki hayatında hiç dondurmayı yüzüne bulaştırarak yememişti. Terden sırılsıklam olana kadar oynamamıştı. Kusana kadar çikolata yememişti. Bu körpe haliyle yüreğim, çatı yığınına dayanmakta zorlanırken; nasıl olacaktı ki o, dokuz katın demir, beton ve ceset yığınına dayanabilecekti?Yüreğim bunları düşündükçe ağırlığa dayanamaz oldu. Acaba yaprak gözlü küçük kız acı çekiyor muydu? Yoksa o da senin gibi donmuş bir beden miydi? Hayır, hayır! Bu kadar çabuk pes etmez küçükler. Annelerine inatla karşı gelenler, niye aynı inatla ölüme karşı gelmiyorlardı?Bir ses duydu yüreğim uzaklardan, çok derinden. Boğuk, zor anlaşılan ince bir ses: “Anne, çok soğuksun. Sarılma bana!” diyordu. Yüreğim iyice ezilmeye başladı. Ses devam etti: “Anne,sen bir şey olursa kirişlerin altında durmamız gerektiğini söylerdin. Bizim üzerimizdeki o kiriş mi?” diyordu. Yüreğim, yine yüreğimden başka kimsenin duyamadığı ağlayışlarını ve bağırışlarını sürdürdü. İnce ses: “Anne,sıkıldım. Çıkalım buradan” diyordu. Yüreğim artık dayanma gücünü yitirdi. O sesi duymak istemiyordu. Ses yükseldi birden, çığlıklarıydı bu o ince sesin. “Anne,haydi! Durma,çıkalım buradan!” diye hiç durmadan bütün sesiyle bağırıyordu.Yüreğim dayanamadı,ezildi. İnce ses sustu. Dokuz katlı binanın enkazı, kamyonlarla denize atıldı. Deniz dolduruldu, yeni yaprak gözlülerin, yeni küçük kızların, yeni annelerin canını almak için hazır hale getirildi.






