Facebook Üzerine Olumsuz Değerlendirmeler

10 Mart 2010, 22:51 | 540 kez okundu


Facebook hayatımızaDedemin “milangaz bitmiş, telefon et de yenisini getirsinler” sözü, ben ve benim gibilerin belki hiç yaşamadığı ya da tamamen unuttuğu bir dönemin göstergesiydi. Birkaç on yılda, üretimde marka ve ürün özdeşleşmesine varacak kadar kitlesel bir üretim toplumundan, “kişiye özel” malların talep üzerine üretilerek (ve kimi zaman talebi de yaratarak) pazarlandığı bir “imaj” toplumuna dönüştük. Tüketici ve “imaj” sahibi bireyler olarak “sana özel” markalı ürünlerin peşinden koşar olduk. Amerikan modeli tıraşlar, adımızı verdiğimiz saç tasarımlarına dönüştü.

Kahvelerimizin üzerine adlarımız yazılır oldu, tişörtlerimizi kendimiz “tasarlamaya” ve kendi pizzalarımızı kendimiz yaratmaya başladık. Elbette, satın alabileceğimiz her ürüne “kendi” damgamızı vurma, Internet mucizesi ile kendi kimliğimizi de sıfırdan yaratmamıza olanak sağladı. Sahte adlarla ya da “nickname” ler ile üye olunan arkadaş, paylaşım, gezi vs sitelerinden değil, sahip olduğumuz (ve olmak istediğimiz) her şeyi Internet üzerine döktüğümüz, milyonlarca “imaj” ın yaratıldığı Facebook’tan bahsediyorum.

Dedemin “milangaz bitmiş, telefon et de yenisini getirsinler” sözü, ben ve benim gibilerin belki hiç yaşamadığı ya da tamamen unuttuğu bir dönemin göstergesiydi.

İnsanların arkadaşlarıyla iletişim kurmasını ve bilgi alış verişini amaçlayan bir sosyal web sitesi[1] olarak tanımlanan Facebook, günümüz insanının (çoğunluğu üniversite mezunu ya da öğrencisi 17-27 yaş arası gençler olmak üzere) Internet üzerindeki kimlik kartı haline geldi. Diğer sitelerin aksine, Facebook’ta kendi adımız ve kendi kişisel bilgilerimizle varız. Peki CIA ve türevlerinin her türlü kişisel bilgimize ulaşabileceği paranoyası (!) ile üyelikten kaçınanlar ve Facebook’tan haberi olmayıp yüz yüze iletişimi sürdüren şanslı azınlık dışında, hemen herkesin bulaştığı bu vazgeçilmez alışkanlığı neden bırakamıyoruz ya da bırakmayı aklımıza getirmiyoruz? İlkokul arkadaşlarını bulmak, uzaklardaki veya kayıp arkadaşlarla haberleşmek belki de bu soruya verilecek bir yanıttır. Ancak ben, soruyu “imaj” açısından yanıtlamak istiyorum; Facebook bu konuda bize iki olanak sağlıyor.

Birincisi, kendimize (ki şüphesiz en mükemmel  biçimde) Internet üzerinde bir kimlik yaratmak olsa gerek. Bu kimlik, kendimizi yalnızca “güzel çıkmış” resimlerimizle değil, dinlediklerimizle, izlediğimizle, okuduklarımızla, yaptıklarımızla ve elbette ki başarılarımızla ve gerçek hayattaki “kusurlarımızı” içermeyecek biçimde (hiçbir facebook profili utangacım, sosyal değilim, kitap okumam, çok çalışıyorum ama para kazanamıyorum, beş yıldır bir aşk ilişkisi yaşamadım gibi  istenmeyen(!) şeyler içermiyor nedense) yeniden tanımlamayı gerektiriyor. Aynı zamanda bu yeni kimlik, yıllardır görmediğimiz ve belki de hiçbir şey paylaşamayacağımız arkadaşlarımızı (!), imajımızı pekiştirmek uğruna samimiyetsizce listemize eklememizi de içeriyor.

İkincisi, “kendi” profilimiz, en mükemmel biçimiyle, başkalarıyla kıyaslanarak oluşturuluyor. Belki de bu kıyas, Hegelci anlamda, bir bilincin ancak diğer bir bilinç tarafından “tanınarak” özbilinç olabilmesi gibi sanki. Elbette, bu karşılaştırma aynı zamanda başkalarının (çoğunlukla arkadaşlarımızın) neler yaptığını, hangi okulu bitirip hangi firmada iş bulabildiklerini, kimlerle ve kaç kişi ile arkadaş olduklarını, hangi partilere ve organizasyonlara üye olduklarını öğrenip gizli kıskançlık krizlerine girmemize engel değil (Facebook buna da bir çözüm bulmuş gözüküyor, profilleri kimin gezdiğine dair bir gösterge var artık, dikkat). Böylece rakiplerimizi (!),  yani kendi imajımızdan daha iyi olan imajları görmek ve belki de taklit etmek olanağına kavuşuyoruz.

İkincisi, “kendi” profilimiz, en mükemmel biçimiyle, başkalarıyla kıyaslanarak oluşturuluyor. Belki de bu kıyas, Hegelci anlamda, bir bilincin ancak diğer bir bilinç tarafından “tanınarak” özbilinç olabilmesi gibi sanki.

Sanırım oldukça olumsuz bir değerlendirme oldu. Gene de “gerçeklik” bana daha cazip geliyor. Rekabet ve imaj hastalığından muzdarip biz genç nesil için yüz yüze yapılan dedikodular ve çekiştirmeler, kimin kimle nerede görüldüğüne ve nerede ne işte çalıştığına dair kıskançlık sendromları, gerçek dünyada daha keyifli(!) bir şekilde yaşanıyor. Amerikan Kızılderililerine Destek Verenler, Yaşasın Chavez’ci Latin Amerika, Kahrolsun Yeni Sosyal Güvenlik Yasası, 1981 Doğumlular, Türk Kahvesine Hayır Diyemeyenler gibi gruplara üye olmak, bir yürüyüşe katılıp kendin gibilerle beraber olmanın, yaşıtlarınla birlikte oturup toplumsal sorunları yüz yüze tartışmanın heyecanını vermiyor; yollanan sarılmalar, mesajlar, “sanal ”rakılar, galiba  “gerçek” birlikteliğin yanına bile yaklaşamıyor.


Ü.E. Uysal

ulkeuysal[at]yahoo.com

[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Facebook
[2] Resim kaynak: George Yedda.



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın:

Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.