İlahi Komedya

20 Temmuz 2010, 14:13 | 586 kez okundu


İlahi Komedya, Dante tarafından 14. yüzyılın ilk yarısında yazılmış, İtalyan edebiyatının en meşhur epik şiiri ve dünya edebiyatının önemli başyapıtlarından biridir. Şiir 14233 dizeden oluşmaktadır. Sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennet’ten oluşur. İlk iki bölümde Dante’ye Virgilius eşlik eder, Cennet’te ise sevgilisi Beatrice. Cehennem, daralan bir huni seklinde tasvir edilmiştir ve 12 bölümden oluşur. Araf bir dağ şeklindedir, 7 bölümden oluşur. Cennet ise Dünya’nın etrafını çevreleyen küreler olarak anlatılır.

Aslında Dante’nin yazdığı eserine verdiği isim “İlahi Komedya” değil, sadece “Komedya”dır. Eserinin başına “ilahi” sıfatının eklenmesi ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra gerçekleşmiştir. Orta Çağ’da “komedya”, “tragedyanın” aksine sonu iyi biten hikâye anlamına gelirdi. Bu nedenle eserin adındaki “komedya” kelimesi, öyküsünün güldürü unsurları taşıdığı anlamına gelmez; eser, tamamen dramdır.

Girizgâhı Dante’nin İlahi Komedya’sıyla yapmış olmam 14233 dizeyi ve üç kitabı okuduğum etkisi bırakmasın zihinlerde. İçinde Dante geçen tek şiir bilirim, o da Cahit Sıtkı Tarancı’dan “otuz beş yaş şiiri”. Zira Dante, vakt-i zamanında Cahit Sıtkı’ya da esin kaynağı olmuştur yolun uzunluğunu belirleme noktasında. Cahit Sıtkı, bu şiirini 37 yaşındayken yazar ve 47 yaşında ölür. Ama artık devir değişti, Cahit Sıtkı’ya da bir “unutulmayanlar” albümü yapmak farz oldu. Nadide eseri naçizane revize edip”Yaş yirmi yedi, belki yolun yarısı eder… Kim bilir, belki de Dante gibi ortasındayız ömrün…” eserimle albümde “yirmi yedi yaş şiiri” olarak yerimi almayı hedefliyorum.

Sokaktayım. Termometrelerin ölçmeye tenezzül etmediği kadar sıcak bir havada, Dante’nin Virgilius’in peşinden Cehennem’in katlarını dolaştığı gibi yürüyorum şuursuzca oradan oraya. Günlerden Pazar, vakitlerden akşamüstü… Çanlar çalmaya başlıyor aniden, karşımdaki görkemli yapı Ortodoks Katedrali’ymiş meğer. Serin ve gölge bir yer bulma, vakit öldürme ve tarihi yer görme kaygılarımla giriyorum kapıdan içeri. İlk intiba, “ne kadar çok kadın var burada!”… İkincisi de “aaa, bu kadınlar da başlarını örtmüşler”. Katedraller, yerleşim yerine şehir olma özelliğini kazandıran yapılarmış; görüyorum da bu şehirde şu an için yerleşebileceğim, sığınabileceğim tek yer burası.

İnsanlar papaz eşliğinde Pazar ayinini dinlemekteler, bense durmuş anlamadığım bu dili ve tanımadığım ama günahlarından arınmaya çalıştıklarına, af dilediklerine emin olduğum bu insanları izliyorum. Oysa yalvarmak yakarmak nafile bugün, vakit çok geç. Delikanlı çağımızdaki cevher ardına bakmadan gider. Onlar Virgilius’la günah çıkarırken ben de kendi Cennet’imde Beatrice’ine kavuşmuş Dante gibi boş boş sırıtıyorum. Gidip iki mum alıyorum biri kardeşim diğeri kendim için. Alaaddin’in cini olsa üç dilek hakkı verirdi, oysaki ben alçak gönüllülük edip ikiyle yetiniyorum. İşte, bu da benim ilahi komedyam! Kimine göre agnostik yalpalamam, kimine göre saygısızlığım, bana göreyse de sadece merak. Sonra da huşuya erip ayrılıyorum kutsal mabetten, “mademki vakit akşam, açılsın gizli sofram, gelsin kadehte rakım, dostum, neşem ve şarkım” mısraları zihnimi yoklarken.

Mademki vakit akşam… Rüzgârın en ferahlatıcısı esiyor senden. “Desem ki sen benim için hava kadar lazım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir şeysin”.

Bu aç mideyle ben şimdi seni yesem küser misin?

Ayşe Dilşad Çetin



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın:

Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.