ISSIZ ADAM NEDEN ISSIZ ( OLMAK ZORUNDA )?

12 Aralık 2008, 21:22 | 473 kez okundu

Çağan ırmak’ın İstanbul’da geçen ve modern şehir insanlarının, Alper ve Ada özelinde ilişkilerine odaklanan seyirci gözüyle görece başarılı bir film Issız Adam.
Öncelikle, baştan belirtmek gerekir ki, bu film faklı okumalara müsait ve bende, Alper karakteri eksenli ve daha çok günümüz sosyal yaşamının alt kodlarını ortaya çıkarmak şeklinde filmi değerlendirmek istiyorum.
Filmde 2 ana karakter var, her ne kadar erkek olan, biraz baskın gözükse de. Alper ve Ada: iki birey, iki karşıt cins, iki anakent insanı…
Filmin sonunda ulaştığımız bilgilerle değerlendirmeye başladığımızda, Alper’in taşralı, kalabalık denecek bir ailesinin olduğu, kendisinin uzun süredir İstanbul’da yaşadığı, şimdiki konumunun ilk geldiğinden farklı olduğu ve tabi ki bekâr ve yalnız biri olduğunu öğreniyoruz.
Biraz ileri gidersek, filmin kırılma anı, Alper’in Ada’dan ayrılması ve finalde, karşılaşmaları ile iç seslerinin monologlar şeklinde yine birbirine ulaş(a)maması ve mutsuz sondur. Genel bir izleyici bakışı, Alper’in Ada’dan nedensizce ayrılması ya da o malum nedenin, sorumluluk almaktan kaçınması veya bağlanma korkusudur. Açıkçası, bu gerekçeler genel kanı gereği de doğrudur; ancak bu net yargılar Alper’i anlamaya yeterli midir? Acaba?
Alper’in köklerine dönersek, ortalama bir taşra ailesi olan ve taşradan ya da küçük bir şehirden İstanbul gibi bir metropole gelmiş biridir. Ve aslında, filmin ama en çok da Alper’in kilit noktası İstanbul’da şimdiki konumuna ulaşana kadarki geçirdiği zaman diliminde Alper’in yaşadıkları ve çevrenin Alper’i etkileme ve güdümleme biçimidir.
Nuri Bilge Ceylan’ın özellikle Uzak’ta taşradan kente geldiğinde, bireyin yalnızlığı, anlamsızlığı ve sıkışmış bir boşluktaki sessiz çaresizliğini çok farklı bir üslupta yine İstanbul manzaralı olarak izlemiştik. İşte bu yönden ele alırsak, Alper, Uzak’ın yalnız bireyinin bu acımasız kent yaşamında ‘yırtmış’ ve başarmış yani düzene uyum sağlayarak kendi rutininde yaşayan basit bir bireyidir. Her ne kadar Çağan Irmak bu aşamayı göstermese ya da Alper’in annesinin takdiri olarak belirtilse ve de Alper’in kişiliğinin bu yönü yine annesinin ağzından onun çocukluğuna dayandırılsa da taşralı Alper İstanbul ölmüştür. Ölmemişse de ikiye bölünmüş ve ağırlık merkezi İstanbullu Alper’e kaymıştır.
Bencil, tüketici, maddeci, fiziksel zevke önem veren, ‘mavi bir telaş’ı olan, gecesi gündüzüne karışmış biridir, İstanbullu Alper. Bu tanımlayıcı kavramlar, kapitalizm ve sonrasında modern olarak nitelenen kent bireyinin ana özelliklerinden birkaçıdır. Yani yalnız Alper değil, pek çok kişi zaten böyledir; önce kendi kendine ıssız, sonra da çevresine ıssızdır. Alper’i başarılı kılan zengin yakışıklı, kendince zevkleri olan biri olmasıdır ve tüm bunlar birleştirildiğinde, ortaya toplum tarafından benimsenen başarılı ve bekâr tanımlamasının ardında takdir gören bir ikiyüzlü ahlak da ortaya çıkmaktadır.
Alper2i değerlendirirken metropolde gördüklerini yapan, oyunu kuralına göre oynayan, kendince çabalarla bir restoran sahibi olmuş ve bu suretçe yaşadıkları ve yaşamak zorunda kaldıkları ile o vahşi kent yaşamının içinde barınmak zorunda olduğundan kendince korunma kalkanları edinmiş ve bunların olağanlaşıp karakterini oluşturmasıyla artık Alper’in bu değerlerle bir olması, aynı zamanda başka bir açıdan bakamadığı içinde bu yitikliğinin farkında olmaması olarak değerlendirmek gerekir.
Bunda sonra Alper şehir çocuğudur, hovarda, yakışıklı, zengin ve ona göre -belki de- emeklerinin sonucu hak ettiği bu yaşamı artık kendisinin yönlendirmesi ve yönlendirmenin hep onun elinde olmasıdır.
Bir başka açıdan tüm bu olumsuz olarak nitelenecek özelliklerin dışında, Alper’in ağırlık merkezinin, taşralı kalan yanı hala insandır. O bir yalanı yaşamaktadır, fiziksel olarak alabildiğine hâkimken duygusal açıdan bir çocuktan farksızdır. Sevmez o, sevemez; çünkü çevresi de onun gibidir. O sevebileceğine ihtimal vermez; çünkü ona göre öyle biri yoktur.
Zevk anları dışında( o anlarında nicelik olarak ne kadar yoğun? ) yalnızdır ve mutsuzdur. Yalnızca yemek yaparken ve Türkçe klasik pop dinlerken mutludur ve onlara bu yüzden aşrı bağlıdır; çünkü zaman kavramını, yani; kendi yalnızlığı ve acısını çizgileri bu şekilde yok olur, göreceleşir. Alper, o zamanlarda, kendidir ve müzikle o yatakta ve hayatta duygusal açıda yaşayamadıklarını yaşamakta ve bu ihtiyacını böyle giderebilmektedir. Alper’in Ada’yla başka bir birlikteliği de o müziği dinlerkendir. Çünkü o tüketim ruhu ile çelişir şekilde müziği anlık ve unutulacak boyutta bir tüketim malı olarak değil, insan gereksinimi ve ötesinde yaşayamadıklarını yine kendiyle yaşaması olarak algılar ve dinler.
Alper’in dostu, soranı, sevgilisi yoktur. Sadece bedenlerini satın aldığı ya da o gecelik kazandığı kadınlar ve iş arkadaşları vardır. Onun çizgileri, kalın ve köşelidir.
Ada’nın Alper üzerindeki etkisi ilk olarak onun başarısızlığının farkına varması ve bunu Alper’ce yollarla çözemiyor oluşudur- ki gerçek anlamda ilişkiler o sev(iş)me sahnesiyle başlar. Alper de o an değişir ve kendinin farkına varır. Çünkü yatakta bile o anlamda sevmeyi öğrenir ve devamı gelir. Alper’in çizgilerinin kalınlığı incelmiş ve alanı genişlemiş ama silinmemiştir.
Alper, aşkın farkına varır, artık müziği paylaşacağı biri vardır, yalnız değildir, şef garsonuyla bile gerçek dostluğun adımlarını o andan sonra atmıştır. Alper, artık uysallaşmış, şehrin zorladığı rutin mekanikliği aşmış ve insanlaşmıştır. İste, Ada’nın Alper’e etkisi Alper’in kim olduğunun kendisinin farkına vardırmasıdır. Ama her şeye rağmen, Alper, bu farkındalık aşamasında, ister istemez, bir kara verecektir. Ya devam edecek- ki bu da bir karardır, filmde başta öyle algılanmasa da.- ya da ayrılacak ve kendi çizgilerine dönecektir. Ancak Ada’dan sonra, aynı şekilde yaşaması imkânsızdır; çünkü başta, kendinin kontrolünde olduğunu sandığı yaşamın akışı içinde, bilmeye ve sürüklenen Alper, artık yaşamın ve kendi yalnızlığının farkında ve bilincinde; ama yine yalnız bir Alper’dir. Ve acının bilinçli halini yaşar, yalnızlığının…
Ancak, üstesinden gelemez. O Hegel’in diyalektiğindeki kişinin tamamlanmamış halidir; taşralıdır (tez), şehre gelmiş ve etkilenmiştir (antitez); ama geri dönemez. İnsanlığını gerçekleştiremez; çünkü kapitalizmin ve modern yaşamın bencilliği onu zehirlemiştir. İstese bile geri dönemez veya isteyemez, sentezlenmeden, yani tamamlanmadan kalmıştır, o yüzden hep bir paçanın öbür yanıdır ve bu tüzden ıssız kalmak durumundadır. İstese de o, ‘’O’’ olamaz.

AHMET MUTLU
Dokuz Eylül Üniversitesi,
Kamu Yönetimi, 3. sınıf



İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 3 yorum yapılmış

  1. ismail özgür duran | 26 Ocak 2009, 14:17

    alper kişilik olarak şehir yaşantısı içinde yaşamın akışına kendini kaptırmış, deli
    dolu heryere savrularak yaşamını sürdüren bir kişidir. Ona göre yaşamak günlerini gün etmekti.Ancak, burda aile bağlarından hiç bahsedilmiyor.
    Akrabalık ilişkisinden bahsedilmiyor. İŞ VE ÖZEL hayat üzerine kurulu yalnız
    bir dünya. Yalnızlık ve delilik. Issız adam filmi burda son bulmamalı ve devam etmeli devamıda Alperin taşraya geri dönüşü ve taşrada kendini bulması gibi.
    Sorumluluk almayı öğrenmesi ve kendini tanıması.Adayla evlenmek istememesi
    belkide bu sorumluluk bilincinin kendi özgür yaşantısını kısıtlama getireceği için olabilirmi.

  2. hülya | 9 Mart 2009, 14:08

    emeğ igeçen herkese teşekürler film hem güzel hem duygusal değişk ve bişeleri anlatan çok güzel bu filmde kendimide buldum beni ve benim isteyipter bekledim birinide anlatıyor yani ikimizi kısaca bizi buldum bu filmde

  3. Erdem | 1 Nisan 2009, 02:05

    Üstüne birde eğitim kitabı yazalım bence;
    hatta ısrar ediyorum, sorumluluk bilinci ve aile üzerine olacak bu kitabı bütün ilkokullara yapılacak ikinci film ile beraber dağıtılmasını istiyorum.
    Bir de son olarak olguların tek sebebten sonuca gittiğinin “universal” bir yasa olmasını istiyorum. Meta yasa olacak tabi bu…

Yorum yazın:

Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.