Kadın Sorunu; Toplumun Varoluş Sorunu
20 Mart 2009, 04:21 | 335 kez okundu
“İki insanın ya da iki insani istencin böyle birbirine tümüyle eşit olması, yalnızca bir aksiyom (belit, önerme) değildir, aynı zamanda büyük bir abartmadır. İki insan, iki insan olarak bile, cinsiyet bakımından eşitsiz olabilir ve bu basit olgu –bir an için çocuklaşırsak- bizi, toplumun, en basit öğelerinin iki erkek olmadığına, tersine, üretim amacıyla toplumlaşmanın en basit ve ilk biçimi olan bir aileyi kuran bir kocacık ve bir karıcık olduğuna götürür.” Engels.
Kadın olmak, belirli şeyleri açıklamak veya yaşamak için önemli bir konumdur ya da bir geçiş bölgesidir. Kadın olmak bunca kötülüğün, eşitsiz şartların ve onur kırıcı eylemlerin ortasında çok anlamlı bir bakış açısıdır. Çünkü kadın olmak sorumluluktur. Varoluşçular gibi, bu dünyadaki çarpıklıkları ben doğurdum, ben çoğalttım diyebilmektir. Ancak kadınlık bir kimlik gibi, erkeklikse bir oluş gibi algılanıyor toplumumuzda ve bu farklı söylem genellikle kadın cephesinden geliyor. Genellikle kadınlık tanımlanıyor ve erkeklik için “zatenbiliyoruzculuğa” kaçılıyor. Engels’in de dediği gibi toplum ne iki kadından ne de iki erkekten oluşuyor yani bu cinsiyetçi söylemin (iki taraf için de söylüyorum) belirli bir çıkış noktası yok. Bir ülkede; kadın hakları tartışması, erkekler arasında yapılıyorsa, partilerde meclise girecek kadın kotası varsa yani kadınlar zorunluluktan o koltuklarda oturuyorsa, kadınlar her alanda öne sürülüyor ve verilen imkânlar bir lütufmuşçasına başına kakılıyorsa, demokratikleşme çerçevesinde kadın bir model olarak kullanılıyor ve bundan da gurur duyularak bir reklam malzemesi oluyorsa, bu burjuva çerçevede olanlar halkın kadına bakış açısından (ahlaki değerler, türban, töre..vb) daha geniş bir bakış, hal, tavır ya da her ne ise değilmiş gibi görünüyor. Bunda, “erkek egemen toplumun” saçma sapan bahanelerini arayıp da sonunda karşı cinsi suçlu bulmak, bana, tamamen bir T.C. savcısı suçlamasını anımsatıyor.
Kadın olmak bunca kötülüğün, eşitsiz şartların ve onur kırıcı eylemlerin ortasında çok anlamlı bir bakış açısıdır. Çünkü kadın olmak sorumluluktur. Varoluşçular gibi, bu dünyadaki çarpıklıkları ben doğurdum, ben çoğalttım diyebilmektir.
Şöyle açıklayayım; kadınlar köleleştirilmiş, sömürülmüş ve hemen her toplumda romantik hayalleriyle genç kızlık günlerini çabucak geride bırakmak zorunda bırakılmışlardır. Kadın düşüncesi bu karanlık çağlardan gelen gölgede kalmışlığıyla gelişmekte zorlanmış ancak feminizmle birlikte ve sosyalizmin kadına bakış açısıyla bir filiz vermiştir. Engels şöyle der: “Analık hukukunun çökmesi “kadın cinsinin” dünya tarihindeki yenilgisiydi. Erkek evde de yönetimi ele alıyor, kadın aşağılanıyor, uşaklaştırılıyor, erkeğin arzularının kölesi ve yalnızca çocuk yetiştirme aracı oluyordu. Kadının bu aşağılaştırılmış durumu, özellikle kahramanlık çağı ve daha çok da klasik çağ yunanlılarında açıkça görüldüğü gibi allanıp pullandı ve gözlerden gizlendi. Erkeklerin artık kurulmuş olan tartışmasız egemenliğinin ilk etkisi, o sırada ortaya çıkan ataerkil ailenin ara biçiminde kendini gösterdi.”
Kadınlar köleleştirilmiş, sömürülmüş ve hemen her toplumda romantik hayalleriyle genç kızlık günlerini çabucak geride bırakmak zorunda bırakılmışlardır.
İşte ataerkil aileden sonra olanları da aşağı yukarı biliyoruz. Doğuda kadının İslamiyet gölgesine girmesi ve “gözde” iken “namus” olması. Batıda ise kilisenin baskıları, alt sınıflardaki “ahlaki düşkünlük” durumları ve sosyalist kadın çerçevesinden kadın hareketleri… Tüm bunlar yani kadının toplumdaki yeri, yurdu veya yersizliği hep bir ideolojiye hizmet etmiş veya etmekte, etmiyorsa da gelecekte kesin edecek gibi görünmektedir. Çünkü kadın başta da söylediğim gibi üreticidir. Çocuğuna söylediği ninni ile bile onun bilinçaltına girer, ahlaki doygunluğunu sağlar, ona toplumdaki kimliğini, yerini, hangi dilde, hangi tonda, nasıl konuşması gerektiğini, kolayca acıklı türküleri ile fısıldayıverir. Kadın özellikle doğuda hep erkeğinin gözüne bakan, pasif ancak anlamlı bir ağırlığı olan kimsedir. Genellikle bu kadın konusu açıldığında tüm katılımcılar “bizim ailede baba otorite gibi görünür ama aslında bu annedir, anne her istediğini yaptırır” cevabı verirler. Bu cümlenin kendisi kadar masum bir toplumsal zihniyetten kaynaklanan bu çelişki, kadın ve ahlak açısından hoşa giden ancak sonrası gerçekten çetrefil bir konudur. Kadının istediğini yaptırması mı meseledir burada yoksa toplumun erkekten beklediği otorite boşluğunun yeniden toplumdan beklenmeyecek bir ikiyüzlülükle kadına yüklenmesi midir? Bu sorunun cevabı ancak bu feodal bağlarımızla gururlanmalarımız bittikten sonra verilecektir.
Doğuda kadının İslamiyet gölgesine girmesi ve “gözde” iken “namus” olması. Batıda ise kilisenin baskıları, alt sınıflardaki “ahlaki düşkünlük” durumları ve sosyalist kadın çerçevesinden kadın hareketleri…
Konu feodal bağlara ve ahlaki dönüşüme gelince, Türkiye’de erkek bir an duraksar. Bunu suçlamak için söylemiyorum. Sonuçta hepimiz bize öğretilen, öğretilmeyen, anlatılan, anlatılmayan hikâyelerin içinde yaşamaya çalışıyoruz. Davranışlarımıza uydurulan kalıpların mankeni oluyoruz. Ama Türkiye’de kadın sorununa (!) değinen erkeklerin, “feodal bağlarımızdan kurtulduk”çu tutumları hep bir ikiyüzlülükmüşçesine katlanılmaz oluyor. Bence bu bağlardan kurtulmamalılar, ya da kurtulsalar bile böyle bir tutumla sergilememeliler. Sonuçta belirli bir doğu erkeğinin bakış açısını incelemek istiyorsak ve bu bakış açısında kadının yerini arıyorsak, bu feodal beylerle neler yapabileceğimizi görmeliyiz. Elimizdeki malzemelerle çarpık da olsa bir tartışma ortamı kurduktan sonra belleğimizi siler, kadın-erkek ilişkisini olması gereken yerine yerleştirebiliriz. Bu her bakımdan daha olanaklı ve mücadeleci bir öneridir. Çünkü coğrafyamızın durumu ortadadır.
Bu yazıya kadın sorunu diye başladım ama aslında bu toplumun sorunudur. Bir kadının üzerine alamayacağı kadar eski, köklü ve kadın dışı bir sorundur. Konunun orijinalliğinden kaynaklanan birçok artısı da vardır – her toplumda kadın sorunu vardı, sözleşmiş gibi bir evrensel cinsiyetçilik sevdasıdır gidiyor ki her iki cinsiyette de mutlak olarak var bu – konu sıkıntısı çekmiyor insan: endüstri ve işçi sınıfı içinde kadın, doğuda kadın, islamda kadın, haremde kadın… Örnekler çok, kitaplar ve makaleler eşliğinde de çoğalıyor. Ancak şunun farkına varamadık bir türlü, kitaplarda ele alınanların tümü yine erkekler.
Kadın; endüstri ve işçi sınıfı içinde kadın, doğuda kadın, islamda kadın, haremde kadın…
Toplumun cinsiyeti erkek mi? Bu coğrafyada yaşayan birinin içselleştirdiği bir durum bu: cevabı verilemeyen, cevabı verilirse bu yazının yazılmasına gerek olmayacak bir toplumun boş aydınlarının ağzında sakız olmuş bir soru. Bu soruya cevap vermek bence kadına bir hakarettir, sorunun sonuçlarıyla savaşmaksa, çağımızda, bir onurdur.
İlginizi çekebilecek yazılar:
Bir yorum var
Yorum yazın:





Feminist kesimler kadının erkeğe eşit olmasını istedikleri an zaten kadına bir aşağılama girişiminde bulunmuş olurlar belki farkında olmayarak. Bu cümleyle erkekleri aşağıladığım sakın ola düşünülmeye… Demem odur ki; iki şeyin birbirine eşit olmadığı ikisinden birinin aşağı olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple feminizmin yaptığı kadının erkekten aşağı olduğunu kabul edip onunla eşit olmasını kabulleniştir. Kadın ve erkek, her iki değer de kendine has özellikleri içinde barındırır ve her birinin ayrı yaratılış biçimleri vardır. Kadınlar ruhsal, duygusal meselelerde ön plandayken, erkekler akli,fiziksel meselelerde güçlüdür denebilir özetle. Bu durumda kadınla erkeğin eşitliği söz konusu olamaz. Bunu savunmak kadını aşağılamak da değildir asla.