Küresel Yalnızlık Psikolojisi

24 Aralık 2010, 00:01


Küresel Yalnızlık Psikolojisi

Geçmişe özlem duyarak geçmeye başlamıştı günlerimiz. Küçüklük hayallerimize sığmayan, sığdıramadığımız bir dünya ile karşılaşmıştık. Oysa “küresel dünya” sözü ile büyürken, sonucun evrensel ve büyük bir dünya olduğunu hayal etmiştik. Tabi ki bu koskoca, her noktasına ulaşılabilen, iletişim kurulabilen, dünya kültürleri ve ticareti ile alışverişlerin kolaylaştığı “Yeni Dünya Düzeni’“nin hayallerimize küçük geleceğini ve psikolojik olarak yalnızlaşıp ıssızlaşacağımızı düşünmemiştik. Büyük ailelerden çekirdek ailelere, el becerileri ile gelişen eğlencelerimizden teknolojik değişimlere, kıtlık ekonomilerinden bolluk ekonomilerine geçiş ile başlayan yalnızlığımızı hayal etmemiştik…

Tüketmeyi öğretmişti “Yeni Dünya” düzeni bize. Reklam endüstrisi, sinema, teknoloji, moda gibi silahları ile bizden renkli olduklarını hayal ettiğimiz yabancı kültürlerin esiri olmuş ve sınır tanımayan bir tüketim bilinci edinmiştik.

Kişisel ve ahlaki değerlerden çok popüler kültür değerlerini benimsemiş, kişisel gelişimi ön plana çıkararak toplumsal gelişimi arka planda bıraktığımız ‘küreselleşme’ denilen bir yarışın parçası olmuştuk. Büyük şehirlerde büyük yalnızlıkların içindeydik artık. Hayallerimizdeki o duygusal yönümüzü hatırlayana kadar ne kadar da güzel ve renkli idi oysa ‘Yeni Dünya Düzeni’. Sonra birdenbire farkında varmaya başladık geldiğimiz nokta ile hayallerimiz arasındaki duygusal uçurumun. “Biz” diyemiyorduk , “ben” merkezli ideallerimiz ve yaşantımız yapayalnız bırakmıştı bizi. Paylaşmayı unuttuğumuz ve sürekli tükettiğimiz geçiş döneminin sonunda.

Oysa hepimizin içinde duran bir hayal vardı: Sevmek, sevilmek; sahip olmak, sahiplenilmek. Küresel yalnızlık psikolojisi buna izin vermiyordu. İçimizde o geçmiş özlemi çeken ruhumuz bunu dile getirmeye çalışıyordu. Uygarlık tarihi boyunca mutluluğumuzun, gelişebilmemizin sebebinin; sosyal yaşantılarımız, ‘biz’ diyebilmemiz, atadan oğula geçen kültürümüz, sevgimiz, saygımız ve değerlerimiz olduğunu söylüyor; fakat “Yeni Dünya Düzeni’’ ekonomik şartları, tüketim şartlanması, paylaşmama öğretisi ile ruhumuzu susturuyor ve acımasızca bastırıyordu.

Ekonomik bağımsızlık, kişisel gelişim, akademik kariyer, noktalarında doyuma ulaşan küresel insan bir anda yalnızlaşıyor ve büyük emekler ile kat ettiği yolda bir anda durup geriye bakıyor ve güzel olan, insani olan, içinde sevgi olan her ne varsa geçmişte kaldığını fark ediyordu.

Eşini, işini, oturacağı semti ya da ülkeyi seçerken tüm kriterler yeni dünya sisteminin belirlediği şartlara göre şekilleniyor, içindeki ses ile çelişiyor ve duygusal mutluluğa ve huzura erişemiyordu. Büyük şehirlerde büyük insanlar gibi görünüp, iç dünyalarında kaybolup gidiyorlardı. Oysa yeni dünya düzeni ve küreselleşme; ahlaki değerler, örf adetler, atalardan gelen o engin ruh birikimimiz, aile değerlerimiz, sanatımız şimdi kocaman bir ah çekerek dinlediğimiz o şarkılarımızı elimizden alıvermişti ve bizi onlardan koparmıştı. Geçmişi ile bağ kuramayan bireyler gelecekten de umutlarını kaybetmeye başlamış ve sonucu da günümüzdeki bireysel ve yalnız yaşam formatları olmuştu. Arkadaşlıklar, dostluklar, sosyal ve toplumsal paylaşımlar tüketilip bir kenarda unutulmuş; fakat yerlerini ne teknoloji ne de bu büyük dünya düzeninin sınırsız nimetleri alabilmişti.

Biz böyle hayaller kurmamıştık belki de. Hayallerimiz kocaman denilen bu küresel dünyaya sığmamıştı; çünkü bizim hayallerimizin dünyasında sınırsız olan sevgi ve huzurdu.

Ümit Nazmi HAZIR



İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 5 yorum yapılmış

  1. Derya | 26 Aralık 2010, 20:32

    Çok güzel ve dolu bir yazı olmuş bana göre. Tebrik ederim. Çevremde ve kendimde gördüğüm yalnızlık duygusunu temellendirerek çok yalın ve net biçimde açıklamışsınız. ‘Oysa hepimizin içinde duran bir hayal vardı: Sevmek, sevilmek; sahip olmak, sahiplenilmek.’ Unuttuğumuz yada yokmuş gibi davrandığımız hislerimizle gittikçe daha da yalnızlığa gömülen insanlar haline gelmeye başladık ne yazık ki. Bireysellik bu değil, olmamalı da.

  2. Ceyhun | 28 Aralık 2010, 23:23

    Muazzam açıklayıcı ve net bir yazı olmuş güzel kardeşim, kalemine ve emeğine sağlık. Üstüne çok fazla eklenecek ya da söylenecek birşey yok, dediğin gibi yeni dünya düzenini küçük yaşlarda sevimli, koruyucu, beyaz sakallı tatlı şirin baba olarak görürken bir anda anladık ki, en büyük düşmanımız oymuş. Ve bu yeni dünya düzeni denilen illet içinde boğulmamamız gereken uçsuz bucaksız bir okyanus. Maalesef eskiden sandığımız gibi sevimli bir oyun bahçesi, çocuk parkı değil.

  3. Natik | 4 Ocak 2011, 01:01

    ”Gelişim karşıtı” gibi ittihamlara sebep ola bilecek bir yazı. Lakin, ben de düşmanım o gelişime zaman zaman sizin de bildirdiğiniz bir çok noktada. Fakat, yine de ben o bahsedilen ”örf”ün, ”adet-anane”nin de çoğu zaman ”ruhumuzu susturduğunu ve acımasızca bastırdığını” savunuyorum ve şahidi olduğumu düşünüyorum. Tabii bunlar da benim düşüncelerim. Benim durum daha vahim, 2 arada 1 derede… :) Ellerinize, zihninize sağlık. Burada sık sık yazılarınızı görmek ümidi ile ümit’li kalın, hoşça kalın.

  4. tuztekilalimon | 4 Ocak 2011, 21:31

    hani bazen olur ya… zamanın daha çabuk geçip, günlerin anlamını yitirdiği vakitlerde, yaşadığımız hiç bir şeyden haz almadığımızda, pişmanlıklar dile geldiğinde içimize düşen o “sızı” vardır ya, işte bu yazı o sızının ne demek istediğini doyasıya anlatmış. Kalemine sağlık..

  5. Aykut | 23 Ocak 2011, 23:25

    Küreselleşmenin, yeni dünya düzeninin çoğumuzu mutsuz ve yalnız kıldığı bir gerçek. Özellikle İstanbul gibi metropollerde bu durum çok daha hissedilir bir haldedir. Bize insan değil tüketici olarak bakıldığı için bu sonuç kaçınılmazdır. Asıl soru bunun farkında olan insanlar karşılığında birşeyler yapabiliyormu alternatif hayatlar,paylaşımlar üretebiliuormu??

Yorum yazın: