Küre-Sel-Leşme
24 Nisan 2008, 23:38 | 264 kez okundu
Küre-sel-leşme, “olduğumuz yerde dönüp durma yani”
Kitaplarla aranız iyi mi bilmiyorum; ama sanırım siz de “Bilişim” (‘Bil’mekle hala bir alakası kaldı mı emin değilim aslında) dünyasına o koca adımı atıp öğrenmenin gizemli dünyasından aktarımın sisli semalarına süzülüverdiniz…
Zaten alabildiğine kir, pas ve unutulmuşlukla cebelleşeni daha bir itiverdiniz tarihin tozlu raflarına… Kitapları unutup E-kitaplara, masalları es geçip E-masallara daldınız. Oysa cettinizin kafa kağıdından ninenizin umutlarına tanık olan saklı günlüğüne kadar hepsi o sayfalarda yok edilmeyi bekliyor, dahası buna sizin hayal bile edemeyeceğiniz kadar uzun zamandır karşı durmaya çalışıyor.
Bilmelisiniz ki ben de bu satırları parmaklarımın devinimiyle inleyen, duyduğum heyecanın etkisiyle nemlenip yıpranan bir kağıda, deftere ya da adına ne isteseniz diyebileceğiniz bir yaşama ve yaşatma noktasına; beni ve düşüncelerimi paylaşırcasına ahenkle debelenen, anlaşılmak için çırpınan fakat anlaşılamayacağından biraz da küskün; kendinden fazlası olmayan, kendinden fazlasını olduramayan ve dahası kendinden fazlası olmaktan ya da kendini fazlaymış gibi göstermekten uzak (ve bir yönüyle yine de daima kendinden fazlasını varetmiş ve buna olanak sunmuş,vesile olmuş), sıradan – belki de bu kadarıyla bile büyüleyici – bir kalemle yazmak isterdim. Ama ne ben o kadar uzak kalabildim bu yabancılaşmadan ne de siz gelip benim defterimde yazanları okuma lütfunda bulunurdunuz…
Aslında bu, sanal bir ekrana bakarak düşündüğüm ilk zaman dilimi. Bu yüzden lütfen acemiliğimi mazur görün; çünkü şekil itibariyle olumlu bir seslenme sanatı olmasa gerek, her ne kadar noktalamanın nimetlerinden faydalanmaya çalışıyor olsam da yüz yüze anlaşabilme, mimikler ve el hareketleriyle anlatımı güçlendirebilme olanaklarından mahrumum her biriniz kadar… Zaten ne kadar kullanıyoruz ki artık bunları? Ne sıklıkla konuşuyoruz artık birbirimizle? Geyik muhabbeti yapmaktan vakit mi kalıyor ki konuşmaya, anlaşmaya, anlamaya çalışmaya birbirimizi? Ne zaman biri cesaret ediverse bir ortamda – bu kelimenin aslı neydi unuttum – derin mevzular bunlar deyip üzerini örtüveriyoruz insani dürtülerimizin, sizce de öyle değil mi? Dürtü deyince lütfen aklınıza belli bir şey gelmesin, zira anlatmak – derdini dökmek de yemek içmek gibi bir dürtüdür kanımca…
“En son ne zaman” safsatasına başlamayacağım çünkü eminim hepsinin üzerinden epey zaman geçmiştir ve eminim sayacaklarım da o kadar unutulmuştur ki artık kelimelerin zihninizde yankı bulmasından daha büyük bir süratle unutulacaktır ya da geldikleri yere def edilecektir; o en son olana öykünmeler, özlemler… misal en son ne zaman gökyüzüne baktınız desem çıkıp bakmayacaksınız çünkü o gökyüzü her daim oradaydı ve orada olacak, isteseniz bakardınız… Ve bu örnek de size abes gelecek çünkü gökyüzüne bakıp mutlu olmak da neden ki?
Lafı çok fazla döndürüp dolaştırıyorum belki ama merak ediyorum tahammülünüz ya da toleransınız mı diyeyim; beni dinlemeye, düşüncelerimi dikkate değer görmeye yetecek mi, hatta belki çoktan okumaktan vazgeçtiniz yazının belli bir yere gitmediğini görünce… Sorun değil zaten etrafımda lafımı sonuna kadar dinleyen pek olmadı, buna hiç de diyebiliriz; ama arkamdan dedikodu yapan çok oldu; anlamadığım noktaysa şu: neden insanlar onlara göstermek istediklerimizi değil de göstermek istemediklerimizi merak ederler? Yani beni es geçenlerin neden hakkımda söyleyecek bir şeyi olsun?
Her neyse, mevcut sanat eserleri, ilgisizlikten dolayı başkalarına satılan, binlerce yıllık Tümülüsleri tarlaların ortasında tepecik olmaya mahkum, müzeleri giden kimse olmadığı için kapanma noktasına gelmiş fakat Mısır, Venedik, Paris gibi bilimum reklam ürünü yerlere turları rekorlar kıran hatta bunlara tonlarla para döken bir milletken bu soruyu sormam gittikçe abesleşiyor… Bir de bilgi toplumu, bilişim toplumu diyorlar ya buna; gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum…
Küreselleşmenin nimetlerinden kendi adımıza faydalanabileceğimiz safsatasını yutmuyorum artık (bence siz de yutmayın), hem öyle bir ihtimale de hiç inanasım gelmemişti başından beri… Dünyanın herhangi bir ucunu bize yakınlaştıracakmış; bizi kendimizden uzaklaştırarak mı? Daha da vahimi uzaklaşacak bir “KENDİMİZ” varetmemize dahi mani olarak mı yapacak bunu? Bizi uzlaştırmaya çalıştıkları dünya aslında nasıl bir yer; insanların açlıktan,yoksulluktan hatta yoksunluktan (mesela intihar) öldükleri; bu da yetmediği vakit okul çağına bile gelmemiş çocukların bile nedensiz, sorgusuz sualsiz öldürülebildiği, insanın katlinin vacip olduğu ve en kötüsü de bunu meşru gören insanların yaşadığı, karşı çıkmak isteyen bir avuç insanın da ya yok sayılıp sindirildiği ya da suçlu sayılıp cezalandırıldığı bir dünya… Böyle bir insan(?)lık işte! İnsan kendinden bile utanıyor ses çıkarmadığı/çıkaramadığı için… Ve işte bu yüzden ben insanlara olan sevgimi, inancımı, varolan bütün umudumu kaybettim. Görmek istemiyorum bu insanları, ki eğer aralarında insan(!) olan varsa ona da ben görünmek istemiyorum utancımdan… Bu yüzden hep kuytulara saklanmam, bu yüzden kitaplardan gayrısına arkadaş diyemem, ve bu yüzden onları elimden alıp bana suni bir mutluluk (oyun, msn, chat ve ne nimetleri varsa artık bilmediğim..) vaat edenlere nefretle bakıyorum ve umut ederim ki kendi karanlıklarında boğulurlar!
İlginizi çekebilecek yazılar:
Bir yorum var
Yorum yazın:





En son ne zaman şunu yaptık ? Küreselleşme üzerine düşündük.. Benim de düşündüğüm ama bir türlü kelimelere dökme fırsatı bulamadığım ara ara tebessüm ettiren süper bir makale. Çok teşekkürler Çiğdem Çiçek.