Londoner Olmak
20 Nisan 2010, 13:19 | 608 kez okundu
Gördüğüm en güzel ve düzenli şehirlerden biridir Londra. Eğitimim için gidip gönlümü kaptırdığım, her içim sıkıldığında bir kaçış olarak gördüğüm , huzurumun şehridir benim için.
Bu kez okul için değil sadece eğlenmek için oradaydım. Orada yaşarken tadına varamadığım ve sonradan keşke yapsaydım dediğim birçok şeyi yapmak için gittim.
Londra’nın hep soğuk ve kasvetli olduğundan bahsederler. Oysa ben hiç öyle bilmem Londra’yı. Bu gidişimde
de soğuğa rağmen deli bir güneş ısrarla gözkapaklarımı çekiştiriyordu. Londra’nın mutlaka görülmesi gereken mekanlarından biri olan Notting Hill’e sadece birkaç sokak uzaklıkta Kensington Church Road üzerinde bir dostumuzun evinde kaldık. 6 katlı eşsiz bir malikane diyebilirim. Londoner olmayı çok özlemiş olmalıyız ki eşyalarımızı eve bırakıp hemen sokağa attık kendimizi. Themes nehri kıyısında Hammersmith köprüsüne gittik hemen. Biraz dolaştık ve eski günleri yad ettik.
Londra’nın neresinde olursanız olun en fazla 1 sokak ötenizden geçen 9 numaraları otobüse binerek tüm Londra’yı gezebilirsiniz. Hangi otobüse binerseniz binin mutlaka üst kattan şehri izlemelisiniz. Biz de 9 numaralı otobüsün üst katının ön sıralarında Piccadilly Circus’a doğru yola koyulduk. Önce Kengsington High Street’ten ünlü ve görkemli Harrods alışveriş merkezinin önünden, Knightsbridge yolundan geçtik ve Piccadilly meydanına vardık. Şehrin aralıksız devam eden müzikallerinden birine gitmek niyetiyle meydanın 2 ayrı köşesinde bulunan satış gişelerini ziyaret ettik ve Chichago isimli müzikale 2 gün sonraya ancak bilet bulabildik. Meydanda sevdiğimiz mağazaları ziyaretimizin ardından içinde huzuru yakaladığım yegane mekan olan National Gallery’i ziyaret etmek için kısa bir yürüyüş yaptık.
Bu resim galerisinde rönesans döneminden modern sanata, Salvador Dali’den Picassoya kadar pek çok ünlü ressamın eserlerini görmeniz mümkün. Galeri inanılmaz büyüklükte tablolara ev sahipliği yapıyor, eğer galeride kaybolmadan dolaşmak niyetindeyseniz girişte mutlaka galerinin bir krokisini edinin; çünkü bir süre sonra bir kısır döngüye girip aynı salonlarda dolaşmaya başlayabilirsiniz. Bu büyüleyici ortamda 4 m2’lik eserler görecek, tüm galeriyi gezmek niyetindeyseniz zaman zaman oturup koltuklarda dinlenmeye ihtiyaç duyacaksınız.
Galeriden çıkınca, 15 dakikalık keyifli bir yürüyüşün ardından Westminister Abbey’e ulaşmanız mümkün. Biz de bu güzergahı takip ederek London Eye ve görkemli parlemento binasını görmek için yola koyulduk. Bina çok büyük bir yapı olduğundan eğer önünde fotoğraf çekilmek isterseniz, ya çok uzaktan çekilmeli ya da kendinize küçük bir kadraj seçmelisiniz. Parlemento binasının yanından köprünün karşı yakasına baktığınızda London Eye isimli dev dönmedolabı ve Dali’nin müzesini göreceksiniz. London Eye ‘a binebilmek için 40 pound’u gözden çıkarmanız yetmiyor. Aynı zamanda 2 saatlik bir kuyrukta sabırla beklemeniz şart. London Eye’a binecek kadar sabırlı olmadığım için her gidişimde Akvaryuma girmeyi tercih ettim. Oldukça güzel bir akvaryum olsa da daha görkemlileri sanırım artık İstanbul’da da mevcut.
Sahilden Waterloo istikametine yürümeye devam ederseniz Themes nehri kıyısında Giraffe isimli restoranda yemek yemenizi tavsiye ederim. Oldukça keyifli bir mekan. Kişi başı ortalama 15-20£ ‘a hem birer kadeh içebilir hem de dünya mutfağından lezzetler deneyebilirsiniz. Londra tam bir turist şehri. İngilizlerle karşılaşmak neredeyse sadece yerleşim yerlerinde mümkün. Piccadilly, Wesminester gibi semtler daha turistik olduğundan buralarda her milletten arkadaşlar edinebilir ama İngilizleri görmekte zorlanırsınız.
Tekrar Londra’da olmak çok keyifliydi. Londoner olmak insana huzur veriyor gerçekten. İnsanlar birbirlerine çok saygılılar, çok kibarlar. Alışveriş esnasında ya da birine bir şey sorduğunuzda mutlaka teşekkür etmeyi unutmayın. Kibar olmak her kapıyı açıyor, kibar cümleler kurmadığınızda ise sizin çok kaba olduğunuzu düşünüyorlar.
Gezmenizi tavsiye ettiğim birkaç mekandan biri Richmond sahili, Holland park, Hide park ve Covent Garden olacaktır.
Covent Garden’da sokak gösterileri, sokak sergileri ve herkese hitap edecek farklılıkta bar ve restorantlar bulunuyor. Gece boyu açık nadir clublerden birkaçı da yine burada. Apple Market alanında sokak sergileri haftanın belli günleri olsa da çevredeki enteresan dükkanlar görülmeye değer. Bazı dükkanların vitrinlerine yapıştığımı hatırlıyorum. Bu mekanda harika fotoğraflar çekeceğinizden eminim.
Camden Town ise bambaşka bir dünya. Alışveriş için tam bir cennet. Burada her markanın indirim dükkanlarını bulabilir, dünyanın her yerinden geleneksel kıyafetler ve takıları bulabilirsiniz.
Royal Albert Hall ise opera ve bale gösterilerinin gerçekleştirildiği görülmeye değer bir kültür merkezi. Mekanın iç ve dışarıdan görüntüsüne hayran kalacaksınız.
Hide parkın içinde yürürken sizi karşılayan huzurlu ama hareketli dünya ise tam bir rüya. Cıvıl cıvıl heryer. Kitap okuyanlar, köpeğiyle oynayanlar, koşanlar, güneşlenenler vs. Parkın tam ortasındaki yapay gölet ve çevresinde harika fotoğraflar çekebilirsiniz. Sincaplar, yemeğinizi çalmaya çalışan kuşlar, parkın 4 tarafında ünlü heykeltıraşların eserleri ile karşılaşacaksınız. Bir de burayı yazın görmeniz gerek…
Londra huzur şehri. Kendinize özel alanınız her zaman var. Her caddenin sonunda bulunan parklarda sandviçinizi yiyebilir, uzanıp keyif yapabilir veya içkinizi içebilirsiniz. Özgürsünüz, huzurlusunuz. Sokaklarda kimse sizi rahatsız edecek gibi bakmıyor, istediğiniz dili konuşabilir, dilediğiniz gibi giyinebilirsiniz. Tam bir kültürler buluşması. Avrupanın birçok kentinden çok daha farklı bir atmosfer.
Eğer vaktiniz olursa Brighton’a gidip Brighton Pier’deki lunaparka uğramalısınız. Brighton, Londra’ya pek benzemeyen bir şehir. Londro’dan tren ile 1 saat sürüyor. Çok eğlenceli bu sahil şehrine, yolunuzu ne yapıp edip mutlaka düşürün. Hem okyanusu görmüş olur hem de İngiltere’den farklı bir ülkede gibi hissedersiniz.
3 sene kadar önce bir gün Londra’da deli güneşe aldanıp Brighton’a gittiğimiz gün öğlene kadar tren garında fırtınadan dolayı mahsur kalmıştık. Ayağımızda terlikler ve içimizde mayolarımızda londradan gelmiş, okyanusa girmek gibi bir plan içindeydik. Öğlen dinen fırtına yerini çılgın güneşe bırakınca, yağmur kokusunda kumsalda güneşlenmek pek keyifli oldu. Harika fotoğraflar çektik ve çok eğlendik.
İngilterenin neresinde olursanız olur yağmurları kafaya takmayın. Deli gibi yağan yağmur bile 2 saat sonra uysallaşıp yerini güneşe devrediyor, size de keyfini çıkarmak düşüyor tabi. Bulutların yere ne kadar yakın geçtiğini görünce insan kendisini çizgi filmlerde hissediyor. Zıplasa sanki bulut kümesinin üzerine çıkabilecekmiş gibi.
Londra’ya adım atar atmaz siz de bir Londoner oluyorsunuz. Bundan şüpheniz olmasın. Güvenli, eğlenceli ve en önemlisi; her anı huzurlu bir şehir.
Londoner olmak huzurlu olmak. Darısı İstanbulluların başına.
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:
Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.


Yazan:



