Modernite Ve Milliyetçilik: Toplumun Uluslaşması Ve Üçüncü Dünya

15 Ağustos 2008, 17:34

Modernite Ve Milliyetçilik: Toplumun Uluslaşması Ve Üçüncü Dünya
Oğuz Şahbaz, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslar arası İlişkiler,2.Sınıf

Şüphesiz 19 yüzyıl Avrupa’sından bahsederek konuya giriş yapmak kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımızda duruyor. Batının modernitesinin evrensel bir zaman dilimi haline gelmesi batının aynı dönem kurumlarının evrenselleşmesine yardım etmiştir. Üretim ilişkilerinin değiştiği yeni iktisadi konjonktür içerisinde yeni bir toplum paradigması üretilmiş ve bunun türevleri olarak yeni tiplerde toplumsal kurumlar ortaya çıkmıştır. Bu yeni toplum paradigmasının “tanrı”sı “ulus” olmuştur.
Modernite “tanrı”nın öldüğünü iddia etmiştir. Avrupa aydınlanmasının tanrısı olan akıl modern dönemin temel belirleyici parametresi olmuştur. Modern paradigmalarda “sezgi”ye yer yoktur ve bilgiye ulaşmanın yollarını akıl tek başına “yaratma” görevini üstlenmiştir.
Modern dönemin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz iki devrimin olduğunu biliyoruz; birincisi 1789 Fransız devrimi ikincisi ise sonraki on yıllık periyot içerisinde ortaya çıkan “endüstri” devrimdir. Endüstri devriminin üretim ilişiklerinde bir devrim yarattığını söylemek güçtür ancak tam tersi olarak değişen üretim ilişkilerinin kendince bir “haykırışı” olarak nitelendirmek de mümkündür. Fransız devriminin ise modernitenin diğer kurumu olan ulus devletin ortaya çıkışını ve “demokrasi”nin dönüşünü sembolize ettiğini biliyoruz. Ulus-devlet’in ortaya çıkışı ve tüm avrupada yayılması(Napeleon savaşlarını hatırlayalım) bahsettiğimiz yeni toplum kuramının ve yeni üretim ilişkileri sisteminin oluştuğu her ülkede çok kısa sürelerde devrimler vasıtasıyla ortaya çıkmıştır.
Modern devletin kendisini tanımladığı ve meşruiyetini aldığını iddia ettiği ulus, toplumun yeni adıdır ve “onun için” yapılması gereken çok şey vardır artık. Geleneksel Avrupa toplum paradigması büyük ölçüde kral ve onun tebaası olan halkının ilişkileriyle oluşmuştur. Kralın imparatorluk devlet sistemi içerisinde yönetim mekanizması, Lortlar ve kent yönetimleriyle sağlanmakta idi, ancak feodal dönemin ve/veya imparatorluk döneminin kentsel yapıları şimdiki dönemden oldukça farklıydı. Doğrusu modern devlet ve siyasal sistem bu günkü halini 1800’lü yıllarda almış gibiydi.
Batının sarf etmiş olduğu pek çok çaba sonrasında ortaya çıkarttığı yenidünya algısı sonrasında izlediği siyasal yolların argümanları da bu dönemin kurumları olmuştur. Her ne kadar batılı toplum modelinin ve “gereksinim”inin ortaya çıkardığı bir “hayali bir cemaat” olarak tanımladığımız “ulus” olgusunun “doğum gününü” “bilsek”de sonrasında, modernitenin bu öz çocuğunun büyüdüğü ve yaşlandığı alan batı ile sınırlı kalmamıştır. Artık Avrupa ile “bir şekilde” ilişki içerisine girmiş her toplumun kendi “adını” bu “yakışıklı” çocuğun adı ile değiştirdiğini görüyoruz. Batının siyasal kolonizasyonu sadece siyasal ve temel referansı iktisadi kolonizasyonu ile sınırlı kalmamıştır. “Akıl ve deneye dayalı metotların gücü ile bilimlerin gücü üzerine inşa edilen Batılı modernite deneyimi, yine batılı kültür ortamlarında gelişen milliyetçiliğin yayılması neticesinde Batılı olmayan halkların kültür dünyasını da kolonize etmeye başlamıştır.”
Milliyetçilik kavramından bahsetmemiz gerekiyor şimdi. Ancak milliyetçilik kavramı üzerinde çalışma yapanların ortak düşüncesi bu alanda çalışma yapmanın zorluğu yönünde oluyor. “Bu güçlüğün nedeni olarak da insan topluluklularını çok çeşitli oluşu ve milliyetçilik olgusunun her toplumda ayrı bir süreç sonunda ortaya çıkmış olması görülebilir.”
“Her ülkenin toplumsal ve ekonomik gereksinimlerine göre ayrı işlevlerde ve farklı biçimlerde ortaya çıkan milliyetçilik, belli bir işleve göre(ulusal birlik kurmak), belli bir unsura göre (ulusal dil) veya kullandığı bir sembole göre (ulusal devlet) tanımlandığı zaman, kavramın içerdiği çok şey dışarıda kalabilmektedir, Çünkü ulusal birliği zaten var olan milliyetçilikler yâda ulusal devlet kurmaya yönelmemiş milliyetçilikler bulunmaktadır.” Milliyetçilik hem toplumsal hem de siyasal değişimlerin ürünüdür. Batı dünyasının nüfuz alanı genişledikçe buralarda yükselen milliyetçi söylemin iki önemli unsuru, eski toplumsal hayat şekillerinin ve burjuvazi ile “sıradan adamın” ortaya çıkmasıdır. Tam açıklanamayan nedenlerle, bu iki unsurun karşılıklı etkisinden güçlü bir milliyet duygusu doğmakta ve kısa zamanda bu duygu siyasal bir hareket halini almaktadır.
Batı düşüncesinde 17. Yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ilerleme isteğinin bir ifadesi olan aklın egemenliğinin hakim kılınması hedefi, 19. Yüzyılda olgun bir biçim alan kapitalist modernite içinde akıl ile sermayenin iç içe geçmesi ile sonuçlanmış ve modern ulus devlet, akıl, sermaye ve bilimi en etkin bir şekilde bir araya getiren özgün bir güç örgütlenmesi olarak tasavvur edilmeye başlanmıştır.
Batı dışı coğrafyalarda 20. Yüzyılda kalkınma siyasetinin temel hedefi haline getirilen ve kalkınma/gelişmenin yegâne ölçüsü olarak yaygın kabul gören akıl sermaye birleşmesinin de milliyetçilik yoluyla gerçekleştiğini ve “aklın evrensel tiranlığın ve egemenliğin” aracı haline gelmesinden de milliyetçiliği sorumlu tutmak mümkündür.
Üçüncü Dünya milliyetçilikleri kendi toplumlarını evrensel modernleşmenin toplumsal, ekonomik ve siyasal geleneklerine uygun şekilde düzenlemeyi amaçlayan ve Aydınlanmadan mülhem zorlayıcı bir modernlik isteğinin taşıyıcıları haline gelmişlerdir.
Özellikle konumuz içerisinde modernlik isteği olarak milliyetçilik ve modernitenin yayılması arasındaki ilişkileri anlamak istediğimizde milliyetçiliğin Batı modernitesinin Batı-dışı toplumlarda kendisini yeniden ürettiği ideolojik-siyasal bir araç olduğunu söylemek doğru olacaktır.
Bu bağlamda üçüncü dünya milliyetçilikleri bütün anti-emperyalist/kolonyalist görüntülerine rağmen, modernlik isteğinin taşıyıcıları olmaları hasebiyle, Batı modernitesini kendisine yabancı coğrafyalarda yerleştirerek yeniden üretmektedirler.
Batı da ulus devlet modernliği Aydınlanmanın evrenselci medeniyetçiliğine tepki olarak doğmuştur. Batı dışında ise medeniyetçilik koloniyalizmin göstergeleri arasında sayılmıştır. Bu bağlamda Aydınlanma, medeniyetçilik siyaseti olarak kolonizasyonla özdeşleştirilmiştir. Doğu’nun ve daha geniş manada üçüncü dünyanın milliyetçi modernliği daha önce vurguladığımız gibi ulus devlet modernliği çerçevesinde şekillenmektedir. Pek tabi olarak tepeden inmeci ve zorlayıcı modernlik projeleri olarak değerlendirmek mümkündür çünkü Yukarıda vurguladığımız toplumsal dönüşüm süreçlerinin benzerlerini dahi Doğu yaşamamıştır ve Batının Karşısında geçirdiği travmalar sonrasında modernleşme pratiklerinin meşruiyetini aldığı reaksiyoner kalkınma çabasının olduğu iddiasını sunabiliriz.
Bu bağlamda özellikle Doğu’lu ülkelerinin modernleşme çabaları ve milliyetçiliği bu bağlamda meşrulaştırıcı, kurucu ve varoluşsal bir olgu olarak kabul eden bu toplularında post-modern dönemdeki “varoluşsal” sıkıntılarından bahsetmemiz mümkün olacaktır.
Özellikle 20. Yüzyılın başlarında Osmanlı ülkesinde moderniteye uyum sağlamak için sarf edilen onca çabaya rağmen modernitede “Geleneksel”in hiçbir emaresine ve “zevatına” yer olmadığı anlaşılmıştır. Orta Doğulu İslami toplum paradigmasının oluşturduğu Osmanlı toplumu, çok etnikli çok dinli yapısıyla Batılı kolonyalist güçlere karşı direncinin son noktasına 1920’li yıllarda ulaşmıştır. Resmi tarih yazıcılığı her ne kadar Cumhuriyetten çok önce başlamış ise de Cumhuriyetin Osmanlının “beceremediği” modern/ulus-devleti kurması ile beraber modern halini almıştır. Resmi tarih yazıcılığının bu bağlamda ele alınması çok önemlidir çünkü devlet kendi tarihini “yaratmak” amacıyla bir tarih kurumu bile kurmuştur.
Osmanlı toplumunun modern dönemde nasıl bir şekil alacağına dair pek çok görüş ortaya atılmış ve bunların hemen hemen tamamı uluslaşma pratiklerinin kaynağını teşkil etmişlerdir. “Osmanlı Ulusu”, “Ümmet Ulusu”,”Turan Ulusu” ve en nihayetinde “Türk Ulusu”. Ancak Türk ulusu çalışmalarının Cumhuriyet Türkiye’sinde başarılı olduğunu vurgulamamız gerekir. Geleneksel değer yargıları, inançları, davranış kalıpları olan Osmanlı toplumunu modernleştirme çabaları “modern Türkiye” için pek de kolay olamamıştır. Zira daha önce vurguladığımız gibi Batı’nın modern kurumları ile girdiği mücadeleler karşısında ciddi yaralar alan son dönem Osmanlı intelijansiyası bir taraftan dinmek bilmez bir nefreti içinde barındırırken diğer taraftan da bu kurumları topluma enjekte etmenin meşruiyetini daima kollar olmuştur. İlk üç denemesinin hüsranından sonra dördüncü denemesini siyasal kurumları tamamıyla yeniden yapılandırma ve şekillendirme fırsatını yakaladığında yapmış ve başarılı olmuştur. Ancak aktörler entelektüel alanın aktörlerinden ziyade askerler olmuştur. Toplum bilgisine modern paradigmalarla ulaşılabileceği ve “küllerinden” bir ulus “yaratılabileceği” algısı cumhuriyet modernleşmesinde temel referanslar olarak algılanmış alternatif toplum tasarımlarına ve tasarımcılarına en kibar ifade ile itibar edilmemiştir. Gelenekselin bilgisini taşıyanlar gerici olarak nitelendirilmiştir.
Sonuç
Modernleşme ve Milliyetçilik her ne kadar uzun tartışmalara konu olacak bir tartışma alanı ise de genel hatları ile bahsettiğimiz bu alanda özellikle doğu ülkelerinin daha fazla düşünmeleri ve Özgün Toplum Teorileri İçin zaten özgün olan zihinlerinde daha fazla Toplum paradigmaları için çalışmaları gerekmektedir.

Yorum yazın: