NAZIM ÜZERİNE NİZAMSIZ BİR YAZI
15 Haziran 2008, 17:16 | 266 kez okundu
Aslında her şey karşıyakada bir kafede arkadaşlarla otururken başladı, ondan önce hayata dair bakış açımı dilediğim gibi dışa vurabileceğim böyle bir platformun varlığından haberdar değildim ne yazık ki…
Hava çok sıcaktı ama dışarıda yine enfes bir karşıyaka akşamı vardı, imbatın usulca üzerinizden geçtiği ve de ülke sınırları içerisindeki en aydın insan topluluğunun arasında yürüyor olmanın verdiği hazla arkadaşlarımın çağrısı üzerine ofisimden çıkarak sahildeki bu kafeye geldim… İzmirde hayat hep rahattır. tipik bir akdeniz şehri gibi insanlar iş dışındaki zamanlarının çoğunu keyifleri için ayırırlar ve üstelik benim şehrimde keyif için para harcamaya da gerek yoktur, imbat herkesin yüzünü eşit şekilde okşar ve güneş herkesin tenine eşit şekilde ışık şaçar…
Böyle akşamlarda hayattan bahsetmek bir o kadar kolaydır, çünkü o an hayat gözünüze o kadar güzel görünüyordur ki, yine de toplumsal hassasiyet taşıyan her bireyde olduğu gibi gözlem yeteneğinizin size verdiği armağanları da göz ardı edemezsiniz. Ben geldiğimde arkadaşlarım armağanlarını çoktan açmaya başlamışlardı bile, buna psikolog olmanın verdiği yadsınamaz enerjileri de eklenince, insaların hayatlarını anlatmasına gerek kalmadan, ipuçları bir yapboz misali masada toplanmıştı.Benimse tek yapmam gereken avukat olmanın verdiği negatif bakış açısıyla durumlarına yeni, belki de akla getirilmek istenmeyecek bir bakış açısıyla toplanmış parçaları yorumlamak oldu.
İlk dikkatimizi çeken kafenin arkalarına doğru oturan bir çift ve de yanlarında bulunan küçük çocuk oldu. 7 yaşlarında bir erkek çocuğuydu ve de annesinin dikkatini çekmek için ağlamak da dahil olmak üzere her yolu deniyordu, kendini yere atmak ya da koltukların üzerinde zıplamak bile annesinin dikkatini çekmeye yetmiyordu , çünkü annesi o an bütün dikkatini yanında bulunan, kendisine ve de olaylara tamamen kayıtsız kalan genç bir erkeğe yöneltiyordu. Uzunca bir süre böyle devam etti, anne yanındaki erkeğe o kadar şefkatli davranıyordu ki çocuğunun o olduğuna neredeyse yemin edebilirdik, bizim açımızdan her şey gayet açıktı; çocuklu bir anne evli ya da dul buna karşılık onunla tamamen fiziksel nedenlerden ötürü beraber olan bir sevgili ve fakat her halukarda birilerinin gözünden kaçırılmak için arka sıralarda yaşanan yasak bir ilişki. Kimseyi yargılama lüksümüz olduğunu sanmamakla birlikte, çocuğun gelişimi açısından tüm bunların bir travma yaşatıyor olması, bunun vicdanımızda yarattığı sızı nedeniyle kızgınlık hakkımızı saklı tutarak ve yanılmış olmayı dileyerek durumu irdeledik.
Yine hemen arka masamızda yaşları 18-19 civarı olduğunu tahmin ettiğimiz 3 kız bir erkekden oluşan bir grup oturuyordu. Bir an James Dean’ nin reankarne olduğunu sandım o donuk bakışlar , ağzıyla yaptığı garip hareketler ve de en önemlisi içeride taktığı Ray Ban gözlüğünün üzerinden etrafa attığı bakışlar. Kızlar gayet güzel ve de alımlı ama yaşının tüm taze izlerini silecek şekilde aşırı makyajlı ve de önemlisi küstahlığın bir cazibe merkezi olduğunu düşünecek kadar temiz kalpli. Bu temiz kalbin sonucu olarak küçük hanımın siparişinin istediği gibi yerine gelmemiş olması karşısında çıkardığı cayırtı ve yanındaki karizmatik erkeğin olaya müdahale şekli karşısında kanım donmakla kalmadı damarlarımın içerisinde kırılarak döngü içerisinde kalbime batmaya başladı. Garsonun yüzü, küçük hanım ve de küçük beyin yaşları itibariyle emek karşılığında sahip olamayacakları bir parayı harcama şekli dahası da bunu hayatın olağan akışına uygun olduğu düşüncesi karşısında, ilerleyen zamanlarda düzelmelerini umut ederek, vahamet içerisinde seyrettik. Yaşanan toplumsal bombardımanlardan yara almadan kurtulmaları imkansız olmakla birlikte, yaşları gereği dünyayı kendilerine öğretilen eksende döndüğüne inanmakta da haklılar, bununla birlikte umarım dünyanın farklı yüzleri de olduğunu bir gün o garson gibi öğrenmezler umarım diyorum çünkü hayatın keskin bir adalet anlayışına sahip olduğunu karşıma çıkan her olayda daha çok anlıyorum. Parası için evlendiği adamın sadakatsizliği ya da kötü muamelesinin adil olmadığını düşünerek ağlayan kadınlar veyahut karısına sevgi dışında her şeyi verdiği halde bunun yeterli olduğunu düşünen, bunun karşılığında aldatılan veyahut terkedilen adamlar…Hayat bir film gibidir, nasıl ki fimlerde senaryo icabı filmin hemen başında bir silah gösterilirse akabinde mutlaka o silah kullanılır kuralı varsa, hayatın akışı içerisinde de karşınıza çıkan bir olayın mutlaka ilerleyen dönemlerde size etkileri olur. Siz bütün bunları ilişkilendiremezseniz bile hayatın yanılmaz adalet anlayışı size bunun karşılığının verir tıpkı Vehbi KOÇ’ un müthiş servetine rağmen domates yemeğe hasret bir şekilde ölmesi gibi ya da Sabancı ailesinin tüm bu servetlerine rağmen Kennedy ailesi misali üzerlerinde dolanan lanet gibi…. Hayatta doğru bir şekilde kazanılmayan ya da doğru amaçlarla kullanılmayan her şeyin bedeli bu dünya üzerinde henüz yaşanırken ödenir kimse tanrı tarafından hediye olarak verilen bu yaşımın sonunda ona borç bırakarak kaçamaz….
Yazıma başlarken tamamen başlık üzerinde konuşmayı amaçlamıştım ama beni bu noktaya getiren olaylara değinirken galiba size içimi dökme ihtiyacı da hissettim ki bu kadar uzun uzadıya anlatmak zorunda kaldım. Bununla birlikte “Nazım Üzerine Nizamsız Bir Yazı” konusuna uygun ortaya çıkardığım teorimi sizinle paylaşmak istedim. Ben şairlerin ya da yazarların yaşantısının yazdıkları ile uyumlu olması gerektiğini düşünüyorum yani edebi eselerin insanların eteklerindeki taşları dökmekten ziyade kalbindeki yosunları temizlemek amacıyla yazılmasının daha doğru olduğu kanaatindeyim. Elbette ki herkes istediği gibi yazılabilir hatta bu konuda müthiş edebi eseler ortaya çıkarabilir bu konuda asla bir müdahale sahibi olmamakla birlikte bireysel olarak yazdıklarını kalben ve fiziken inanan yazarlara daha çok saygı duyuyorum. Zaten her şey bu teorimi ortaya atmakla birlikte başladı ben Nazım’ ın diline hayata bakış açısına ve de en önemlisi şiirlerine hayran biri olarak eşine ya da oğluna yazdığı inanılmaz şiirlerin karşısında onlara kalben duyduğu tutkunun gerçek yaşamında yeteri kadar yeri olmaması sebebiyle düşünce yapım doğrultusunda eleştirel bakıyorum. Bu yüzden Nazım’ ın şiirlerini okurken bu hep aklıma geliyor bir yandan da içimi gıcıklıyor elbette sanatçı olmak ya da sanat icra etmek dünyadaki bir çok dinamikten daha farklı çalıyor ama yine de bu duygu içimde hep çok güçlü bir şekilde var oluyor. Kim bilir böyle yaparak en çok da kendimi eleştiriyorumdur kelimelerle oynayabilmek ya da çoğu zaman insanları kırmamak adına duymak istediklerini söylerken, sahip olunan yetenek doğrultusunda anlamların benliğimden çıkarak çok daha fazka anlamlı hale gelmesi gibi. Bu konuda üzerine düşündüğü iki film var 1. breave heart 2. rob roy; ikisi de İskoçya’ da geçiyor iki savaşçı yürekli adam breave heart ı hatırlarsınız sevgilisi ingizler tarafından hunharca katlediliyor ve bunun verdiği intikam hırsıyla tüm britanyanın altını üstünü getiriyor. Oysa ki bu yola çıkmak çok zor kararları gerektirmiyor, hayatta ki sevdiğiniz tek varlık elinizden alınıyor ve siz bir buhran geçirip intikan yemini ediyorsunuz savaşıyor ve de çatışıyorsunuz ve de sonunda ölüme kavuşuyorsunuz , kolay bir yol aslında.Öte yandan Rob Roy ‘ da kahramanımızın karısına ingiliz askerleri tarafından tecavüz ediliyor ama breave heart ın aksine öldürmüyorlar, karısı hamile kalıyor ve de diğer 2 çocuğuyla beraber onları bırakıp intikam almak için zorlu yollardan geçerek bunu yapan lordu öldürüyor ve de intikamını almış bir şekilde eve geldiğinde hamile karısı doğum yapıyor. İşte bütün püf noktası burada doğumdan sonra çocuğu eline alıyor kafasını ezerek öldürmesi içten bile değil çünkü ingiliz kanını hakaret sayıyorlar karısı bütün kararı ona bırakmış bir vaziyetteyken yeni doğmuş bebekle dışarı çıkıp çocuklarına bakarak çocuklar işte kardeşiniz diyor. İşte asıl cesaret göstergesi aslında burada, tüm bir imparatorluğu alt üst edip ölmek yerine hayatta kalarak başkasının eşine tecavüzü nedeniyle doğan, kendisinden olmaya bir çocuğa babalık etmek. Benim yazarlardan beklediğim şey de aslında tam da bu noktada birleşiyor, sevgiyi kalplerinde insan ötesi bir yoğunlukta yaşayıp kusursuz kelime haznesiyle birleştirmek yerine bu sevgiyi hak eden kişilere doğrudan ve daha yalın bir şekilde vermek benim açımdan saygımı daha çok hak ediyor… İşte bu açıdan bakıldığında arkadaşlarımla yaptığımız dost sohbeti esnasında fikri daha enteresan kılmak ve de düşünceleri kışkırtmak adına aklıma daha çok vakit ya da yeni şafak gazetelerinin manşetlerini süsleyebilecek provakatif bir başlık geldi “Tarihte Ruslara Dadanan İlk Türk Erkeği” ya da başlığın devamında daha avam bir anlatımla ” Çoluğunun çocuğunu rıskını rus kadınları ile yiyen adam…..” gibi benzetmelerle olaya daha mizahi bir bakış açısı getirmeyi amaçladım. Elbette ki nazım ve de nazım sevenlere tüm saygımla birlikte bu tarz provakatif bir açılımın en azından tabularla kaplı olsa bile düşünceleri harekete geçirebeleceğim inancını taşıyorum. Özellikle bu tarz bir başlığın çok tepki çekeceğini düşünen arkadaşlarıma gönderme yaparak, nedenlerimi doğru bir şekilde anlatabilirsem insanlara daha rahat ulaşmamı sağlayacak bir yol olduğunu konusundaki ısrarı sürdürdüğümü belirtmek isterim….
İçimdekileri sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim çünkü bunları yazan ellerimden çok iç sesim ve aynı fimlerdeki gibi hoşunuza giden bir kısım var ise umarım okurken iç sesim size yol gösterir. Saygılarımla………
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:




