NEDEN (?) “BEN”

20 Ocak 2009, 16:11 | 270 kez okundu


    Amaç ve bilinç: İnsan eylemlerine yön veren en önemli iki unsur ve öyle de olmalı. Amaç, insanı harekete, eylemde bulunmaya ve aktif olmaya iter. Bilinç yani farkındalık, edinilen amacın ve sonuçlarının ne olduğunu zihinde kavramsallaştırmayı ve amaç için yapılacak olan eylemlerin ne şekilde olacağını, mümkünlüğünü kararlaştırmayı ve içselleştirmeyi sağlar. Birbirinden ayrı iki kavram da olsa amaç ve bilincin buluştuğu nokta; eylem olsa gerek.

    Günümüzde insanlar yaşama dair her alanda birşeylerden şikayetçi. Sorulduğunda herkesin kendisine dair, çevresine dair, sahip olduklarına, insan ilişkilerine, başkalarının yaşantılarına dair, ülkelerine dair, dünya üzerinden olup bitenlere dair;  kısacası insanın özne ve nesne konumunda olduğu her konuya dair mutlaka ‘nasıl oluyor da mümkün kılamıyorum yada kıldıramıyorum’ dediği birçok şey var. Bu mümkünlük sorunsalının altında yatan kimi zaman insanın kendisine ait amaç yada farkındalığındaki eksiklikler ve hatalar kimi zaman da başkalarının amaç yada farkındalıklarındaki eksiklikler ve hatalar olsa gerek. Bir başkasının hatasını yada eksiğini düzeltmek, kendimize ait hata yada eksikleri düzeltmekten  her zaman daha kolaydır. İnsan, kendisini hep özne olarak görür ama karşısındaki çoğu zaman nesnedir. Ve öznenin nesneyi yönlendireceğini düşünürsek, eksikleri tamamlamaya özne olan ‘ben’den yani zor olandan başlamak toplumsal anlamda çözümü daha çabuk getiriyor olmalı.

    Bir insanın kendi iç konuşmalarına kaydetmek mümkün olsaydı, insanın her sabah aynada saçına şekil vermesi gibi özne olarak kendi ‘ben’liğine bir şekil vermesi çok daha kolay olurdu. Çünkü insana ait iç konuşmaları; amaçlarını, farkındalığını ve hayata bakışını yine insanın kendi ‘ben’iyle tam anlamıyla paylaştığı tek mahremi. İnsanın bu mahrem içinde yaşananlardan haberdar olması, onları sorgulaması, kendisini bu mahremde arındırması ve sonrasında kalanları, asıl olanı dışına dökmesi anlık bir süreç olamaz. Kendisinin bir özne olarak ‘ben’liğinin varlığını hissettiği, yani mahremini keşfettiği andan itibaren, deneyimler, izlenimler ve nesne olarak gördüğü diğerlerinden edindiği bilgiler, alışkanlıklar keşfedilen mahremi şekillendirmeye başlar. Asıl değer taşıyan, birşeyleri mümkün kılmayı yada kıldırmayı sağlayan, insanın kendi mahremine şekil verirken her zaman özne olmak yerine, kendisini kimi zaman yine kendi içinde nesne olarak görerek, tüm deneyimleri, izlenimleri, öğrenilenleri, alışkanlıkları ortaya döküp, en çarpıcı yanlarını, nesne olarak gördüğü diğerlerini bu süreç içinde bir parça da olsa yok sayarak, keşfetmek olmalı. İnsan kendi içindeki farkındalığı ve aslında farkında olduğunun da farkındalığını bu şekilde kazanabilir. Bu farkındalık sonrası kendisine sunacağı amaçlar çok daha geçerli olacaktır ve bunları mümkün kılmak çok daha kolaylaşacaktır. Özne olan ‘ben’in kimi zaman nesne olan diğerlerini yok sayarak, zaman içinde sahip olduklarını ortaya dökmemesi, sadece mahreminde sahip olduğu parça parça yığıntıların gün geçtikçe anlamsızlaşmalarına neden olacaktır ki bu anlamsızlık iç konuşmaların kalitesizliğinde, kararsızlığında, çoğu zaman gündelik oluşunda, bilgisizliğinde, sönüklüğünde kendisini gösterecektir. Böyle bir iç konuşmanın sonucunda sahip olunulan amaçlarsa yine gündelik, sıradan, eksik, anlamsız ve çoğu zamanda sonuçsuz. memnuniyetsiz ve tatminsiz olacaktır. Traji komik olan, farkındalığa sahip olmayan ‘ben’ bunun da farkında olmayacaktır. Sonuç ise hayata dair mümkün kılınamayan yada kıldırılamayan, yarıda kalmış isteklerle dolu bir özneler topluluğudur.

    Sıradan ve eksik amaçlar edinen insanlar, eylemlerini olduramadıkça kendilerini eksik, yetersiz ve diğerlerine göre garip hissetmeye başlayacaklardır. Bernard Shaw; “Size birşey garip geliyorsa; onun içinde gizli olan gerçeği aramaya çalışın.” derken belki tam anlamıyla insanın kendi mahremini keşfini, farkındalığını kastetmiyordu ama kimi zaman nedenini çözemediğimiz eksiklikler için yakınmak yerine, ‘ben’in içinde gizli olanları görmeye çalışmak, eksikleri yada hataları düzeltmek için, yan yana duran öznelerin, ‘kendi ayna’larına bakmalarını sağlayacaktır ve ister istemez herkesin önünde, arkasında, yanında duran diğer öznelerin, kendi aynasındaki yansımalarını da görmelerini sağlayacaktır.  ‘Ben’ , kendi eksiklerini tamamlarken mümkün kılmayı öğrenmiş ve aynı anda diğerlerine de mümkün kılmayı göstermiş olacaktır.

                                                                                      Derya Coşar

İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: