Popper ve Bilim Felsefesi
21 Şubat 2009, 14:35 | 304 kez okundu
Karl Popper, Viyana’da 28 Temmuz 1902′de doğdu. Avukat olan babasının Popper üzerinde çok fazla düşünsel etkisi oldu ve belki de bu etki sayesinde felsefeye ilgi duydu. Nedendir bilinmez, üniversite yılları sırasında Viyanalı bir usta olan Adalbert Pösch’ten ‘marangozluk’ eğitimi aldı. Kalfa oldu.
Aynı yıllarda bilim ile sözde-bilim arasındaki farkın ne olduğu problemini çözmeye çalıştı. Dil kuramcısı Karl Bühler’in danışmanlığında doktorasını verdi. Naziler Avusturya’yı işgal edince kaçmak zorunda kalıp Yeni Zelanda’ya yerleşti. Yeni Zelanda Canterbury University College’da doçent oldu. Aynı okulda felsefe dersleri verdi.
1945 yılında İngiltere’ye gitti. London School of Economics and Political Science’da çalıştı ve burada profesörlüğe yükseldi. Bilim felsefesi, metodoloji, epistemeloji (bilgi teorisi) başlıca çalışma alanlarıdır. Belki de 1. ve 2. Dünya savaşlarındaki korkunç olaylara şahit olduğu için siyaset felsefesiyle ilgilendi. Faşist Hitler Almanya’sı ve komünist Rusya gibi “totaliter” rejimleri eleştirdi. Devletleri, insanlık için en tehlikeli kurumlar olarak gördü ve onları kontrol altında tutmak gerektiğini savundu. Bu konuda ünlü kitapları The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları)’i ve The Poverty of Historicism, 1976 (Tarihselciliğin Sefaleti)’ni yazdı. 17 Eylül 1994’te East Croyden’da (Londra) öldü.
POPPER VE BİLİM
Bu yazının amacı, bilim ve siyaset felsefesi alanlarında çok önemli fikirleri olan ve muhtemelen Marx hakkındaki olumsuz eleştirileri sebebiyle birçok sosyalist tarafından görmezden gelinen Popper’ın, bilim felsefesi alanında sınanabilirlik ve ‘yanlışlanabilirlik’ ilkeleri ve tümevarım sorununa yaklaşımını; siyaset felsefesi alanında da Marx’ın tarihsel maddeciliğine eleştirilerini kaba hatlarıyla vermeye çalışmak ve düşüncelerine katılmasak da onun ayrıntılı bir incelemeyi hak ettiğini ortaya koymaktır.
1919 yılının güz aylarında Popper’ın kafasında şu sorular geziniyordu: “Bir teori nasıl olmalı ki bilimsel sayılsın?” başka bir ifadeyle “Bir teorinin bilimsel nitelik veya statüsünü belirleyici bir ölçüt var mıdır?”. ”Bilimle sözde-bilim birbirinden nasıl ayırdedilir?”.[1]
O dönemde genel kabul gören ‘bilimle sözde-bilimi ayırt eden bilimin metodu, yani onun deneye ve gözleme dayanan indüktif (tümevarımsal) yanıdır’ düşüncesi ona geçerli görünmüyordu. Yani, A’ların çok farklı koşullardaki gözleminden, incelenen tüm A’ların B özelliğine sahip olduğunu bulmak ve buradan da var olan bütün A’ların B özelliğine sahip olduğu sonucunu çıkarmak.[2] (Örneğin; ampirik olan astroloji de tümevarımsaldır ve öndeyilerinin herzaman doğru olmadığı ortadadır. Daha güzel bir örnek için bkz. Bertrand Russell’ın tümevarımsal düşünen hindi benzetmesi.).
O, bu sorularla uğraşırken, Eddington’ın Güneş tutulması sırasındaki gözlemlerinin sonuçları Einstein’ın gravitasyon teorisini doğrulayan bir biçimde açıklandı.[3] ”Entelektüel gelişmemde bugün bile etkisi süren bir şeydi yaşadığımız bu olay.” diyen Popper’ın kafasında taşlar yerine oturmaya başladı: bir kuramın bilimsel ölçütlere uygun olabilmesi için sınanabilir ve daha önemlisi ‘yanlışlanabilir’ olması gerekirdi.
Bilim insanı, kuramını ortaya koyarken hangi durumlarda ondan vazgeçeceğini belirtmek zorundaydı. Bilimin ilerlemesi için bilim insanı kuramını korumak amacıyla onu doğrulamaya çalışmak yerine ‘yanlışlamaya’ çalışmalıydı. Örneğin; varolan tüm kuğuların beyaz olduğunu ileri süren bir kuramı doğrulamak için binlerce beyaz kuğu bulabilirdik. Bu durumda bilgimizde bir artış olmamış, bilim yerinde saymış olurdu. Ama kuramımızı ‘yanlışlamaya’ çalışarak beyaz olmayan bir tek kuğu bile bulursak, yeni bir şey öğrenirdik ve bilim ilerlemiş olurdu.
Başka bir örnek ‘Tanrı vardır.’ önermesi ile ilgiliydi. Popper’ın bilim felsefesine göre bu tür önermeler de bilimsel araştırmalar için uygun değildi. Çünkü bu önerme olgusal olarak sınanabilir değildi ve sınanabilir olmadığı için ‘yanlışlanamazdı’. Dolayısıyla biz Tanrı’nın varolup olmadığı hakkında bir yargıya varamazdık (bu noktada Popper, mantıkçı pozitivistlerden ayrılır. Sınanabilir olmayan böyle bir durumda Pozitivistler, “Tanrı yoktur.” der. Popper ise ne vardır ne de yoktur der; ona göre bir çıkarım yapılamaz).
POPPER VE MARX ELEŞTİRİSİ
Popper’a göre Freud’un psikanaliz, Marx’ın tarihsel maddecilik ve Adler’in aşağılık kompleksi kuramları ‘yanlışlanabilir’ değildir. The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları) adlı kitabında Marx’ın tarihsel maddeciliğini eleştirmiştir.
Temel eleştirisine geçmeden önce onun Marx’ın fikirlerine ve onun toplumsal sorunlara çözüm arayışı sırasında ortaya koyduğu önemli çabalara ne kadar saygı gösterdiğini anlamak için aşağıdaki uzun alıntıyı yapmak zorundayız: “… Marxizm ile karşısındaki faşizmin benzerlikleri üzerinde durmak insana çekici geliyor. Ne var ki, aralarındaki farkları görmezlikten gelmek de büyük haksızlık olur. (…) Marx, toplum hayatının en acil sorunlarına ussal yöntemler bulmak için gerçekten dürüst bir çaba göstermiştir. Bu çabanın değeri, göstermeye çalışacağım gibi, geniş çapta başarısız olmuş olmasından dolayı azalmaz. Marx içtenlikle çalışmıştı; her ne kadar ana öğretilerinde yanıldı ise de, boşuna çalıştığı söylenemez. O, birçok bakımdan gözlerimizi açmış ve görüşümüzü keskinleştirmiştir. Bütün modern yazarlar, bunun farkında olmasalar bile, Marx’a birşeyler borçludurlar. Bu özellikle benim gibi onun öğretilerine katılmayanlar için doğrudur; ve ben, örneğin Platon’u ve Hegel’i ele alış biçimimin, onun etkisinin damgasını taşıdığını itiraf etmeye hazırım.”[4]
Bilindiği gibi tarihsel maddeciliğe göre üretim araçlarındaki gelişmeler üretim güçleri açısından sürekli bir değişime neden olur. Bu değişim var olan mülkiyet ilişkilerini zorlar ve sınıf mücadelesine hız kazandırır. Sınıf mücadelesi ile toplumsal yapılar değişir. Bu değişim tarihte sırasıyla ilkel komünizm, köleci toplum, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm/komünizm gibi beş ayrı toplum biçimi şeklinde ortaya çıkar.[5]
Bu tarihsel bir gelişme yasasıdır; tarihin düzenli bir akışı ve hatta amacı olduğunu söyler. Popper, bu kuramın bilimsel olmadığını çünkü üretim araçlarının gelişiminin bilimsel bilginin gelişiminden çok fazla etkilendiğini, bilimsel bilginin ne zaman ve hangi yönde değişeceğini önceden haber vermenin mümkün olmadığını bu yüzden toplumsal dönüşümün nasıl ve ne yönde olacağına ilişkin bir öndeyide bulunmanın imkansız olduğunu düşünür. Ona göre toplumların beş ayrı yapıdan geçeceğini söylemek (ki bu tümevarımsal bir söylemdir) bilimsel temeli olmayan bir düşüncedir.[6] Marx’ın hatası tarihsel kehanettir; bilimin amacının sonul doğrulara ulaşmak olduğunu düşünmesidir.
Popper’a göre her yeni bilimsel bilgi karşımıza yeni sorunları da beraberinde getirdiğinden sonul doğrulara ulaşmak mümkün değildir.
Marx’ın dünyayı değiştirmek konusundaki çabalarının (“aslolan” budur!) hakkını veren, ona temelde büyük bir saygı duyan ama aynı zamanda marxizm ve faşizm arasında benzerlikler olduğunu iddia edebilen bu insanın sıradışı fikirleri bizi Marx’ı ve kendisini hakkını vererek tekrar okumaya çağırıyor.
[1] Popper, R. Karl. “Bilim Felsefesi: Kişisel Bir Bildiri.” Bilim Felsefesi. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2005. s. 186
[2] Cevizci, Ahmet. “Felsefe Sözlüğü.” İstanbul: Paradigma Yayınları, 2002. s. 1052
[3] Magee, Bryan. “Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı.” Çev: Mete Tunçay. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992
[4] Popper, R. Karl. “Açık Toplum ve Düşmanları Cilt:2” Çev: Harun Rızatepe. Ankara: Liberte Yayınları, 2008. s. 106
[5] Cevizci, Ahmet. “Felsefe Sözlüğü” İstanbul: Paradigma Yayınları, 2002. s. 1007
[6] Popper, R. Karl. “Tarihselciliğin Sefaleti” Çev: Sabri Orman. İstanbul: İnsan Yayınları, 1985
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:




