Türkiye, AB Süreci ve Stratejileri

23 Aralık 2010, 09:20


2010 yıllının da sonlarına yaklaştığımız bu günlerde söyle bir arkamıza baktığımızda politika da neler yaşadığımıza bir göz atalım. Patlak veren Davos Krizi, Mavi Marmara Baskını, İran Nükleer Krizi derken Dışişleri Bakanımız Davutoğlu’nun, ‘‘Sıfır Sorun Politikası’’ artık halk nezlin de tartışmaya açılmış, “Türkiye bir eksen kayması mı yaşıyor?” ya da “Türkiye’nin yönü neresi olmalı?” gibi sözleri kamuoyunda tartışmaya açmıştır.

Sizlerde iyi bilirsiniz ki yeni dünya düzeni üzerine teorisyenlerin büyük düşünceleri vardır. Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi, Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ kitapları, bunlardan bilinen yapıtlar. Büyük küresel güç olarak görülen devletlerin bu yada buna benzer teorik altyapıya dayan bir takım stratejileri olduğu kaçınılmaz olduğu bilinmektedir. Dış politikadaki yapım süreçleri bu ve buna benzer politik alt unsurlar göz önüne alınarak oluşturulur. Stratejik Derinlik kitabı ve tüm bunlar bir yana dursun ben sizlere bu kitap içerisinde de geçen ve ekonomik tabanlı devletlerin de uyguladığı bir ‘Trading State’ faktöründen bahsedeceğim.

Geçtiğimiz hafta sonu Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Formu’nun düzenlemiş olduğu ve konuklar arasında Beril Dedeoğlu, Faruk Sönmezoğlu, Gencer Özcan ve Özden Sanberk’in de bulunduğu, 7.Boğaziçi Buluşmalarında Merkez Müdürü Hakan Yılmaz’ın konuşmaları dikkat çekiciydi. AB’ye üyelik sürecinde ilk 4.5 yıllık çocuksu heyecanın ardından, sürecin Türkiye’nin istediği hızda ilerlemediğini belirtti. Bu bağlamda her ne kadar süreci Türkiye ve Davutoğlu’nun kişisel seçeneklerine fazla bağlamasa da 10 yıllık geçen süre de soğuk savaş sonrası Türkiye’nin kendini nereye konduracağı hakkında bir fikir birliğinin olmayışına bağladı. Türkiye’nin ekseninin Davutoğlu döneminde değil soğuk savaş döneminde kırıldığına dikkat çeken Yılmaz, bunun günümüze kadar yeniden yapım sürecine dahil olduğuna dikkat çekti. Aslına bakarsanız Hakan hoca durumu çokta güzel ifade ettiği söylenebilir fakat beni etkileyen Türkiye’nin ilk Jean Monnet bursuyeri olan Boğaziçi Üniversitesi Jean Monnet Kürsüsü sahibi de olan Kemal Kirişci oldu. İçeriğine baktığımızda Hakan hoca’dan pekte farklı bir şeyleri dile getirdiği söylenemez ama Radikal’den Suriyeli yazar Muhammed Nureddin’den öyle bir laf etti ki; Stratejik Derinliği bir kez daha sorgulamama vesile oldu denilebilir. Radikal’de çıkan o günkü yazıdan takdir ederseniz ki haberimiz yoktu, sabah saatlerinde konferansın başlamasıyla beraber Kemal Hoca, Türk Dış Politikası’nın son on senedeki gerçekleştirdiği yapısal bir dönüşümden bahsetti. Bu durumun en çarpıcı yanı Türkiye’nin bir ‘Trading State’ (ekonomik dinamikler ile dış politikasını şekillendiren devlet) dönüşmesi fikriyatıydı. Türkiye’nin 80’lerde çevresini genel olarak çatışma alanları bütünü olarak görürken 90’larda literatür de güç tüketen ülke konumda görmesi, bugünün sıfır sorunun Türkiye’nin trading state olma yönündeki yapısal değişikliğinin bir sonucu olduğunu belirtmesi benim kafamda bir takım örnekleri de beraberinde getirdi. Aslına bakarsanız bu fikir aklıma geldiğinde Türkiye’nin Dış Politika’da uyguladığı somut bir iki örnekle beraber Carol Negro’nun Amerika’da sükse yapan ‘The Secret of America’ yazısı geldiğine söylenebilir. Bu yazı birçok insanı etkilediği üzere, özellikle hemen satırların başında geçen; Amerika’nın bir kara parçası olmadığı, Amerika’nın bir kültür yada bir gelenek olmadığı, kitaplar, kurallar yada milletlerden oluşmadığını dile getirmiş, sonunda ise Amerika’nın bir fikir’ den ibaret olduğunu söylemiştir.

Bahsi geçen bu yapısal değişikliklerde Türkiye’nin dış ticaret hacminin 2008’de 384 milyara ulaşmış olması yakın coğrafyadaki ülkelerle yapılan ticaret’in etkisi olduğu kaçınılmazdır. Kemal Hoca’nın bir diğer dikkat çekici örneği ise, bu ticaret ilişkisi arasında Türkiye ile Batı’nın yaşadığı birtakım zorluklardan doğan sıkıntıları dile getirmesi oldu. Özellikle Schengen vizesi ile Türk yatırımcıların serbest ticaret alanın içerisinde yaşadığı zorluklardan ötürü tiksinti duyan tanımlamaları ve bölge pazarına ulaşmak için baskı yapan Anadolu Kaplanları’nın etkisinin büyük olduğunu dile getirdi. Öte yandan ise iktidarın ‘‘Trading State’’ gereklilikleriyle çelişen dış politika’da bazı tutum ve yanlışlarının olduğunu söyledi. (Örneğin Davos’taki ‘‘One minute’’ çıkışı gibi.) Muhammed Nureddin’in deyimiyle ‘Kimse Osmanlı’yı Özlemiyor’ vurgusu da gözler önüne alınarak Türkiye’nin kendi içerisinde yaşadığı Ortadoğu’da ‘Gümrük Birliği’ gibi çabalarının, AB Entegrasyon sürecine benzemesine, herhangi bir hiyerarşik üstünlüğün elde edilmesine yönelik bir isteğin var oluşu gözükmektedir. Nitekim Irak’ın kuzeyine yeniden yapılan yeni bir Erbil kenti, Kosova’nın başkenti olarak Prishtina’ya yapılan Türk yatırımları artık kabına sığmayan bir Türk Ekonomisi profilini bizlere çizmektedir. Kimi ülkelerde gerçekleştirilen bu dengesizlik de bu duruma işaret eder vaziyette olup, devletlerin etki alanı dediğimiz jeo-politik/jeo-ekonomik hinterlandı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin saf aşık gibi bir sevgiliye tutulup beklemesi mümkün değildir.

Türkiye gerek doğuda gerek batıda ve hatta hemen hemen dünyanın her yerinde aşk yaşama kapasitesi olan kültürel ve finansal kapasiteye sahiptir. Önemli olan iç dinamiklerin iyi değerlendirilmesi ve mutluluk dediğimiz çıkarların göz önüne alınarak hareket edilmesidir.



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: