Türban
26 Aralık 2010, 23:00
Cumhuriyetimizin 87. yil donümünü büyük bir coşku ile kutladık.
Ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Gül’ün, Köşk’ de düzenlediği resepsiyona katılmayarak kimilerine göre onurlu bir davranış sergiledi, kimilerine göre bu türbanın zaferi olarak algılandı. Bir çok tartışmayı beraberinde getiren bu olay öncesi yansıtılan gerilimi görmemek mümkün değildi.
Peki nedir bu kadar üzerinde durduğumuz? Birinci ve ikinci dünya savaşının savaşçı ruhunu barışcı kimlikle örten yeni dünya düzeni küreselleşen bir yapıya istinaden tek oyuncu rolünü Avrupa Birliği’ne vermeye çok istekli olmasada, son yıllardaki sosyoekonomik gelişmeler ışığında öncelikle AB nin artan gücünü doğru analiz etmemiz gerekir. Avrupa Birliği`nin dünyada hakim olmak istediği tek küresel oyuncu rolünü korumak adına yapacakları, kuşkusuz ki üye devletleri ilgilendirdiği ölçüde aday ülkeleride bir o kadar ilgilendiriyor. Türkiye’nin gerek son yüzyılda dış politikada artan rolü, gerekse Avrupa’nın hasta adamı günlerinden çıkıp, dünyanın 17. büyük ekonomisi olarak geldiği nokta küçümsenecek ölçüde değil. Kurulduğu günden bu yana sergilediği çağdaş ve batıya dönük yaptırımları sayesinde, Türkiye artık dünyada eksenleri yerinden hareket ettirebilecek nitelikte bir ülke. Bu noktada olası AB üyeliği, Almanya,Avusturya gibi bazı ülkelerin gözünü ciddi anlamda korkutsa da özünde yaşanan endişe, Türkiye`nin sahip olduğu gücü. Piramidi geniş bir taban üzerine oturmuş Türkiye bu gücün kontrolsüz kullanımı sonucu kurban olabilir mi? Peki ya dış basında kabul gören güçlü Türkiye modeli iç problemlerinde ne aşamada ?
Üniversitelerde türbana gösterilen toleransın yarattığı kutuplaşmış toplum, yargılarını batıdan örnek alarak yenilenme uğraşısında tökezledimi? Türbanın kişisel özgürlük veya islamın şartı adı altında getirildiği nokta Türkiye’nin güç dengelerini sarsarken, 2000 li yılların en önemli gündem konusu olan Irak savaşı ile gündeme taşınan soru yeniden karşımızda.Türkiye elindeki gücü doğru kullanabiliyor mu? Türkiye’nin dünyaca izlenen adımları, özünde, yaşanan değişimlerin yönünü belirleyen bir rüzgar niteliğinde. Eksenini belirleme çabasında, attığımız her adım mutlak değerlerle bağdaşması gerekirken, içinde bulunduğumuz coğrafi konum ve güvenlik politikaları bize bu gücü kontrolsüz kullanma hakkını sağlıyor mu? Kontrolsüz güç güç müdür? ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Barack Obama adına Türkiye Cumhuriyeti’nin 87’inci yılı için yazıya döktüğü satırlarında şöyle bir cümleye yer verdi: “Türkiye’nin 21. yüzyılda önderlik etme fırsatları daha da fazladır.” Bunun ici bos bir pohpohlama yada sıradan bir tanımlama olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz..
İrticanın panzehiri olan laikliğin , kendi devinimsel varlığını sürdürme yolunda karşılaştığı zorluklar ne kadar çetin olursa olsun, kendi iç problemlerimiz dünyadaki Türkiye imajına zarar vermemelidir. Kaçırılan tarihi fırsatların yerini yenileri dolduramayabilir. Zira, kimlik çatışması, türban ve laiklik tartışmalarının orta yerinde elinde AB aday ülke kitapçığıyla sağa sola bakınan bir Türkiye ne demokratik olduğunu iddia edebilir nede kendi iç sorunlarının gölgesinden kurtulup çevresine ışık saçabilir. Hayırlı günlere sevgili ülkem..
SEVGİ USTA
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:


Yazan:



