Bir Ölüm An’ı
17 Ekim 2010, 20:16
‘Tahammülün sınırlarında gezdiğimin farkındaydım. Bıçak kemiğe yaklaşmıştı…
Hangi gölgeydi o karanlıkta bekleyen? Kimin eliydi bıçağı omzuna saplayıp, yavaş yavaş kemiğe geçiren? Omzumu artık kullanamayacaktım. Kalbimin olduğu taraf eksik kalacaktı.
Bense çırpınmayı bırakıp bir müddet ölü taklidi yaptım. Belki vazgeçerdi. Tam bıçağı çektiği sırada sağ elimle o karaltının gırtlağına yapışıp, göremediğim yüzünü morarana kadar sıkardım. Ama bu da işe yaramamıştı. Bu da işe yaramadığı gibi kendimi bir işe yaramaz hisseder olmuştum.’
İşte hocamın istediği ‘Bir Ölüm An’ı’ adlı ödevimi bu cümlelerle açmıştım. Samimi olmam gerekirse, bu cümleleri yazarken ve iki koca geceyi uykusuz geçirirken asla edebi olmak gibi bir derdim olmadı. Sadece üniversite birinci sınıf öğrencisiydim ve A almak istiyordum. Kendimi kanıtlamam lazımdı. Notlarımın yüksek olması yalnız benim için değil, ailem için de çok önemliydi. Onların istemedikleri bir üniversiteye ve istemedikleri bir bölüme kayıt yaptırmıştım. Babamın ve annemin suçlamalarını duymamazlıktan geliyordum. Eğer kulağımı verseydim o suçlamalara bir hayli incinebilirdim. ‘Bizim paramıza güvenip de geçersiz bir bölüm okumaya hakkın yoktu!’
Evet, her genç gibi ben de bir noktada ailemin desteğine ve parasına güveniyordum tabii ki. Ne kötülük vardı ki bunda? Eğer onların istediği gibi Diş Hekimliği okuyup, kliniğin cünyır patronu olsaydım o zaman yine destek vermeyecekler miydi? İnsanlar istediklerini yaptıramayınca vahşi bir hayvandan nasıl daha vahşi olabildiklerini görmek on sekizime kısmetmiş…
Hem çok sevdiğim ve sevildiğim bir ailem vardı hem de onlara karşı isyana durup bildiğimi okumanın o tuhaf zevki vardı içimde. Bu da her olay ve olgunun en az iki farklı ucu olduğunu otuzuma gelmeden öğrenmemi sağlamıştı. Bir de deniz kentinde yılın neredeyse yarısını teknenin üstünde geçiren ben, artık denizi olmayan başkentte yaşayacaktım. Babamın kırk beş yıllık hayatı boyunca yalnızca üç defa gittiği – o da mecburiyetten – gri şehir…
Cebeci’deki okulumdan her çıkışımda aklıma Alsancak’taki okulumdan çıkışlarım geldi, üniversitenin ilk üç ayı boyunca. Biraz burnum sızlıyordu ama pes etmeye niyetli değildim. Benim gibi idealist olan liseden birkaç kişi daha vardı fakültede. Lisede çok samimi değildik ama üniversitedeki o ilk derin yalnızlık yüzünden birbirimize yaklaşır olmuştuk. Neredeyse her muhabbetimizde ‘Neden lisedeyken birbirimizi tanımaya çalışmadık ki?’ sorusunu sorup gülüyorduk.
İlk dönemi bitirip yarı tatili için eve döndüğümde tuhaf bir istekle karşılaştım: Eve dön! Aslında bu bir istekten ziyade bir emir kipi cümlesiydi. Ama her şeye olumlu açıdan ve hoşgörüyle yaklaşan bendeniz bunu da atlatmaya çalıştım. Hatta aileme bir ders vermek için tatili yarıda bırakıp gri şehre döndüm. Döner dönmez de okulun yakınlarında küçük bir daire tuttum kendime.
Üniversiteye başlayalı beri bu kadar büyük bir harcama yapmamıştım henüz. Ailem ev tutmama değil de oraya iyice yerleşmeme bozuluyordu. Umursamayacaktım.
İkinci dönemin başlamasıyla birlikte beni bir de sürpriz bekliyordu. ‘Bir Ölüm An’ı’ adlı yazım hocamın çok hoşuma gitmiş ve bölüm panosuna el yazısıyla temize çektiğim hikayemi astırmıştı. İlk defa birinci sınıflardan birinin hikayesini astırmış panoya. Çok gururlandım. İnsan ailesini arayıp bu güzel haberi vermek isterdi ama nedense elim bir türlü telefona gitmedi. Kaldı ki bir hafta sonra onlardan gelen bir telefonla ikinci sürprizi yaşayacaktım: Annem hamileymiş!
Allak bullak olduğumun resmidir bu olay. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Kırk dört yaşında bir kadının çocuk doğurmaya kalkması neye alametti? Kaldı ki yıllar boyu tek çocuk sahibi olmanın avantajlarını eşe dosta anlatan ailem ikinci çocuğa hazırlanıyordu. On dokuz yaşında hayatın dik yollarında kanını aşağıdan yukarıya akıtan ben, elbette öfkeme hakim olamadım. Bir kardeşimin olması fikri bile beni çıldırtmaya yetiyordu. Kararımı aldım ve yaz tatili için onların yanına gitmemeye yemin ettim.
Haftalar sonra hocam beni yanına çağırdı ve bir edebiyat dergisinde hikayemi yayımlatabileceğini söyledi. O zamana kadar hiç aklıma gelmemişti bu fikir. Hemen olur dedim zaten. Daha yirmi yaşında bile değildim ama hikayem bir edebiyat dergisinde yayımlanacaktı. Bu deneyimi kaçırmak istemedim. Ama bu deneyimin neredeyse sonumun olacağını o zamanlar bilemezdim. Yalnız hocamın sorduğu tek bir soru vardı: ‘Saldırgan neden sol kolunu kesmeye çalışıyordu?’ Bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyordum. Bilinçaltımın bana oynadığı bir oyundu herhalde. Tabii gerçeği çok yakında öğrenecekmişim…
O yılın temmuz ayında annemin beş aylık hamile olduğunu biliyor ve neden hala düşük yapmadığını merak ediyordum. Bu kardeşi istemiyordum. Ama ailem de kararlı gözüküyordu. Birkaç arkadaşla Konur’da içtiğimiz bir gece eve döndüm ve kendimi salondaki iki kişilik kanepenin üstüne attım. Külçe gibiydim. Kendi kendime sayıklayıp duruyordum sanırım. Kafamın içinde bir soru yankılandı: ‘Saldırgan neden sol kolunu kesmeye çalışıyordu?’ Gülmeye başladım, yazdığım bir hikaye bu kadar etkilemiş olamazdı beni. Sorunun tekrarlanmasına şaşırdım. Kafamı kaldırmaya çalıştığım gibi bir karaltı gırtladığıma çöktü. Soruyu soran da bu karaltıydı. ‘Evet, Buğra Bey, söyleyin bakalım, saldırgan neden sol kolunuzu kesmeye çalıştı?’ Benden cüsseli bedeni hareket alanımı oldukça kısıtlamıştı ve nefes almakta zorlanıyordum. O havasızlık içinde ‘Sen de kimsin?’ diyebildim ancak. Onu tanımamış olmama biraz bozulmuş gibiydi. Elini boğazımdan çekti, geçmişte kısa bir gezinti yaptırdı bana. Daha altı yaşındaydık ve Çeşme’deki yazlığımızda tatil yapıyorduk. Sitenin bekçisinin bir oğlu vardı. Tabii onun bir sürü kardeşi de vardı. Nedense bir gün o çocuğu önce kendi oyunlarımıza davet etmiş, sonra ıssız bir yere götürüp canını yakmıştık. Çocuk solak olduğu için ona çocukça bir gıcıklık duyuyorduk. Yerden köşesi sivri bir taş alıp sol kolunu baştan başa kanatan bendim.
İşte o çocuk yıllar sonra bizim üniversitenin hizmetlilerinden biri olmuş ve panodaki yazımı görmüş. Adımı görünce hemen benim olduğumu anlamış. Adresimi bulması ise zaten çocuk oyuncağıydı. O zaman biz onu sol kolu kanlar içinde bırakıp giderken arkamızdan ‘Gün gelecek ben senin sol kolunu alacağım’ diye bağırmış. Hiç hatırlamıyorum. Hikayemi görünce yazdıklarımı bana yaşatmaya karar vermiş. Gerçekten de bıçak omzuma saplanınca atabildiğim en kuvvetli çığlığı attım ama hemen ağzımı kapattı. ‘Tamam dedim, oğlum Buğra, buraya kadarmış.’ Hikayedeki gibi gözlerimi kapatıp ölü taklidi yapmaya çalışırken acımdan bayılmışım.
Şimdi hastanedeyim. Babam camın önündeki kanepede uyuyakalmış. Oturduğum apartmanın kapıcısı ilk çığlığımı duyunca fırlamış yerinden. Sarhoş olduğum için dairemin kapısını kapatmamışım meğer. Kapıyı üstüne örtmüşüm. O kapıcının sayesinde bugün hala hayattayım.
Ancak üzüldüğüm bir nokta var: Öncelikle saldırganım hakkında suç duyurusunda bulunmadım. Bir müddet tedavi gördükten sonra serbest kalacak. Bu biraz olsun vicdanımı rahatlatmamı sağladı. Üzüldüğüm nokta ise; hastaneye kaldırıldıktan sonra ailemi arayıp saldırıya uğradığımı söylediklerinde, annem korkudan çocuğunu düşürmüş.
Hayat ne garip… Bu olaya karışan herkes kendi egolarını en önde tuttuğu için yara aldı. Saldırgan gerçekten de sol kolumu kesebilirdi. Bundan sonra intikam, ders verme, karşındakini üzme, bencilliğin doruklarında dolaşma… Bunların hiçbiri yapmayacağım ve yaptırmayacağım.
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:

![tuna-bahar[1] Tuna Bahar](http://www.radikalgenc.com/uploads/tuna-bahar1.jpg)
Yazan:



