Sabahın Körünü Çeyrek Geçe

2 Haziran 2011, 20:25


Bir yay kadınına bu kadar karamsarlık birkaç beden büyük elbise giymiş  gibi gelir , o kadın üzerine büyük gelen bu elbiseyi çıkarıverir üzerinden bir çırpıda ve
“Nasıl bulsam nasıl bilsem

Nasıl etsem nasıl yapsam da

Meydanlarda bağırsam

Sokak başlarında sazımı çalsam

Anlatsam şu kiraz mevsiminin

Para kazanmak değil

Sevişme vakti olduğunu”

diyerek bir melodi tutturur saat sabahın körünü çeyrek geçe, para kazanmak için düşer yollara

Bir türlü gelmek bilmeyen bahar, kasvetli bir nisan ayında; yağmurda, çamurda telaş içinde koşturuyoruz işimize. Otobüsler tıklım tıklım, kimi ayakta uyuyor, koltukta yer bulabilmiş şanslılar  ise kafasını dayamış cama; uyuyor, belli ki hala çıkamamış yatağından. Kimisi belki kahvaltı edebilme  fırsatı olmadığı için elinde simidini yiyiyor aceleyle. Bir de benim gibi  müziğinden hiç vazgeçemeyenler var; kulaklığı kulağına yapışmış… Ah herkesi anladım da teyzem saat sabahın körünü çeyrek geçe senin ne işin var bu otobüste? Merak içindeyim, bilmek isterim senin hikayeni…

Koşturup duruyoruz hepimiz işlerimize yetişmek için. Ne kadar zamanımızın ofiste  geçtiğinin kaba  da olsa hesabını, hayatının bir anında mutlaka herkes yapmıştır diye düşünüyorum ve o rakamları telaffuz etmek “yaşamak için değil de çalışmak için yaşadığımızın” en doğru anlatımı aslında. Koşturmalıyız, belki de mail kutumuz çökmek üzeredir; akşam, hatta gece mesaiye kalan işkolikler yüzünden, mail kutumuz cevaplanması gereken maillerle dolmuştur. Evet yol telaşı, mail cevaplama telaşı derken boğazınıza dizilmiştir bir lokma simit parçası. Bir iki habere bakıverseydik de sonra başlasaydık mail cevaplamaya. Yok yok acil cevap bekleyen mailler, hazırlanması gereken bitmez tükenmez raporlar ve hep bir toplanma halinde bekleyen müdürlerle toplantılar, ajandaya sıralanmış yığınla daha bir sürü iş seni beklerken ne işin var dünyayla, dünyadaki haberlerle. Gömül önüne, kopart dünyayla  ilişkini. Çalış çalış… Şimdi öğle yemeği vakti  ama bir saatlik yemek vakti yetiştirilmesi gereken işler yüzünden kırpıla kırpıla 15-20 dakikaya düşer; “şu tatlıyı yiyiverseydim” al masana koy,  boş bir anında yersin ve o tatlı masaya götürülür, bir türlü gelemeyen boş bir  vakit  yüzünden birkaç güne kalamadan kendini çöp kutusunda bulur. Mailler cevaplandı, toplantılar yapıldı, raporlar hazırlandı, epeyce toparladık işleri işimize gömülünce. Şimdi  bir dost sesini duymak için elimiz telefona uzanır… Aaaaa ajandaya sıralanmış işler var daha, dost sesi duymak da senin neyine, gömül işine gücüne… Derken ajandaya sıralanmış işler yapılır, teker teker yapılan işlerin üzeri çizilir… Ehhh bu da bitti, bari evimize gidip güzel bir dinlenelim. Yine düşeriz yollara, dinlenebilmenin hasretiyle. Yine trafik, yine tıklım tıklım otobüs. Sabah uyuklayan, kahvaltı telaşındaki insanların yerini  şimdi asık suratlı, omuzları düşmüş, iş bitmiş ama kafada bitmemiş,düşüncelerle dolu yüzler karşılıyor sizi, canım İstanbul’un  çevreci otobüslerinde!!

Yani bizim hikayemiz “yaşamak için çalışmak değil de çalışmak için yaşamaya” dönüşüyor böylece…

Ama eğer size de benim gibi tüm bu raporlar, cevaplanması gereken mailler, toplantılar vs. anlamsız geliyorsa ve yalnızca cuma gününün gelmesi için yaşıyor ve cuma günü kendinizi tüy gibi hafif hissediyorsanız ve kulağınızda hep bu melodi varsa

“Anlatsam şu kiraz mevsiminin

Para kazanmak değil

Sevişme vakti olduğunu”

 

bir yerlerde bir eksiklik vardır, dünya yanlış yere doğru dönüyordur…

Ve beni içine almaya çalıştıkça bu çember, bir karamsarlık çöküp  üzerime, çok büyük geliyor bu bana  ve  atıveriyorum üzerime birkaç beden büyük gelen bu elbiseyi…

Hadi sizde şimdi atın bu üzerinize büyük gelen elbiseyi…  Bu gün Cuma; “Cuma  gelmiş hoş gelmiş” diyerek cevaplamayın maillerinizi, patlasın mail kutunuz, hazırlamayın raporları, cevap vermeyin işle ilgili hiçbir telefona, katılmayın o sıkıcı, uyku getiren toplantılara. Geçin ayna karşına, cumaya yakışır şekilde hazırlanın. Güzel melodilerle, güzel dostlarla içki sofranıza tat verin. “Bu kiraz mevsiminin para kazanma mevsimi değil, sevişme vakti” olduğunu hatırlatalım kendimize. Çıkıp bağıralım meydanlara ve bence bu hayatımızın melodisi olsun, en kötü anımızda, dibe vurmuşken , bizi yüzeye çıkaracak renklerimiz, melodilerimiz olsun..

Bu kış beni ayakta tutan pudra pembeydi ve bu yaz ve bundan sonraki her mevsim, hayatımın melodisi bu dizeler olacak… Renklerimiz, melodilerimiz olsun ve “ertelemediğimiz işler için aslında ertelediğimiz kendimizdir” bunu da unutmayarak karşılayalım şu kiraz mevsimini, kiraz mevsimine yakışır şekilde…

Gönül GÜL



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: