Koku
16 Haziran 2010, 15:44 | 419 kez okundu
Tüm dertlerin “önüm, arkam, sağım, solum sobe” coşkusuyla dört bir yandan üzerime çullandığını hissettiğim, hayatın tüm yükünün benim omuzlarımda olduğunu düşündüğüm, hatta etrafımdaki herkesi de buna ikna ederek“yazık kıza, zor işi” cümleleri kurdurttuğum, umudun yılı olmasını dilerken daha Ocak ayında umutsuzluğun doruklarına ulaştığım 2010 yılı şaha kalkmış at gibi üzerime geliyordu.
Annem, biriciğim, içinde biriktirdiği yılların öfkesini bir anda kusup, kapıyı çekip çıkmıştı evden ve soluğu gidebileceği tek yer olduğunu düşündüğü benim yanımda almıştı. 2009’un son dakikalarında “Orada neler oluyor acaba?” endişeleriyle yanıp tutuşan ben, anneme “Yarın gelsen olur mu?” diyerek “Bir dakika anne, ağır ol, benim de bir düzenim var, yılbaşı gecemi zehir etme!”yi hatırlattım. Hatun kişi, gelişinin ilk gününde susmayı yeğledi, havadan sudan konuştuk bolca. Israr etmez olaydım “N’oldu?” diye, yılların konularını tekrar tekrar anlatmaya başladı, durmadan ağlıyordu. Anne bu, ağlarken görse kimin içi dayanır ki? Hem zaten Yengeç burcu olan bünyeme bu duygusal anlar ağır gelmiştir her zaman. Bir süre sonra ağlama seanslarına başladığımızın farkına vardım.
Aynı günlerde işlerim o kadar yoğun ve işi yapmak için sahip olduğum zaman o kadar azdı ki, “yetiştiremeyeceğim, başarısız olacağım” stresiyle yiyip bitirmekteydim kendimi. Bu kadar yoğunluğun ortasında tek başıma bırakıldığımı hissediyordum, bir Allah’ın kulu da bunun farkına varıp yardım etmeye çalışmıyordu üstelik. Sabahın sekizinden gecenin öngörülemeyen saatlerine kadar çalışmama rağmen bitmiyordu işlerim. Noktayı koyamadığınız, bir türlü “işte budur” diyemediğiniz yarım kalan işlerin sıkıntısını bilirsiniz, birikir ve kum torbası gibi çökerler üzerinize. Ben de yüklendikçe yüklenmeye başlamıştım. Çırpındığım can sıkıntısı bataklığında, yüküm arttıkça batmaya devam ediyordum. İşten eve geldiğimde önce yemeğimi yiyor, sonra annemin ağlama seansına bir saatliğine katılıyor, nihayetinde de duş yaparak hafiflediğimi zannediyor ve yatağa atıyordum kendimi.
Bir diğer cephede de hayatımı paylaşmayı planladığım, “hayatımın erkeği” olduğunu düşündüğüm ve hiçbir yerde toz kondurmadığım, ama aslında aynı problemi çözüme ulaştıramamış olmamız nedeniyle defalarca terk edip bilmem kaçıncı kez yaralarımı sarmak, şefkat görmek için kuytusuna sığındığım sevgilimin ben bunca problemle baş etmeye çalışırken hayatı umursamazlığı ve elindekiyle yetinme halleri de yine canımı sıkmaya başlamıştı. Ayrı şehirlerde olmamız ve kendimizce geçerli olduğunu düşündüğümüz mazeretlerimiz nedeniyle artık görüşemez hale gelmemiz de cabasıydı.
Hafta içi zamanımın çoğunu fazla mesai yaparak işte geçirmem nedeniyle annemle tek eğlencemiz hafta sonu büyük bir alışveriş merkezinin sinemasında vizyondaki filmlerden birini izlemekti. Misal, Halit Ergenç ve Cansu Dere Acı Aşk filminin Bursa galasını kapalı salon –kapalı gişe yazmaya elim varmadı- annem ve bana yaptı. Mevsimlerden kış olması da kapalı mekân aktivitelerini tercih etmeye zorluyordu bizi. Yine bir hafta sonu, annemle aynı alışveriş merkezine film izlemeye gittik. Öyle planladığımız özel bir film de yok, en erken hangisine bilet bulabilirsek girip izleyeceğiz. O anki şartlarımıza en uygun düşen, George Clooney ve Vera Farmiga’nın başrollerini paylaştığı, İngilizce’den bihaber tercümanlarımız tarafımızdan dilimize “Aklı Havada” olarak çevrilmiş “Up in the Air” isimli filme aldık biletlerimizi. Filmle ilgili girizgâhı detaylı yapmam endişelendirmesin, filmi anlatmaya kalkışmayacağım, ama filmden bir sahne çok etkiledi beni. George Clooney danışman olması nedeniyle bir şirkete eğitim veriyordu, kürsüde de bir sırt çantası. “Her gün bir şey daha yükleniyorsunuz sırtınıza, evin kredisi, arabanın vergisi, çocuğun okul taksidi, yetiştireceğiniz işler ve derken hayat geçip gidiyor, bir bakıyorsunuz yükünüz hiç azalmamış ama o yıllar geride kalmış”. Engin empati kabiliyetim bir anda “ne kadar haklısın George Abi” sempatisine dönüştü ve içinde bulunduğum ahval ve şeraitin aslında pek de farklı olmadığına aydım. Benim de kocaman yüklerim vardı sırtımda ve bu hayat benimse eğer bu yüklerden tez vakitte kurtulmam gerekiyordu. Filmin çıkışında annem de teyit etti beni “Ne kadar senin hayatına uygun bir filmdi” cümlesiyle.
Düşündüm, çok değil ama sadece bir anlığına. Küçük Emrah jest ve mimiklerinden kurtulmanın vakti gelmişti. Kendimi her önüne gelenin üzerine birkaç ağırlık daha yüklediği eşek gibi hissediyordum ve bazı yüklerimden kurtulmazsam tez vakitte ortamdan ikiye bölüneceğimi fark ettim. Artık o kadar güçsüz ve dayanıksızdım ki biri “Nasılsın?” demeye görsün “Ben hiç iyi değilim.” diye ağlamaya başlıyordum, bu gidişe bir son vermenin zamanı gelmişti.
İlahi bir güç de bunun farkına varmış olacak ki annem gelen ani bir telefonla eve geri dönmek zorunda kaldı. Öfkeyle kalkmıştı ama neyse ki zararın kıyısından döndük. Aile derdimizin böylelikle üstesinden geldik. Ağlama seanslarımın sıklığından endişelenen arkadaşlarım işlerime destek olmaya başladılar, zaman içinde ben de yoğun tempoya alıştım ve işle ilgili sıkıntılarım da çözüldü. Sevgilim de benim bu sıkılgan, bunalım, tepkisiz hallerimi anlamış olacak ki onunla da yollarımızı ayırmaya karar verdik. Bir anda üzerimden o kadar çok şey gitti ki “Oh be, Dünya varmış!” dememem imkânsızdı.
Daraldığım, köşeye sıkıştığımı ve çaresiz kaldığımı hissettiğim, kendimi tekrar etmeye başladığımı düşündüğüm, herkesten ve her şeyden sıkıldığım anlarda gitmek isterim. Fonda Can Yücel mırıldanmaya başlar “Bugünlerde herkes gitmek istiyor.” diye, git gide netleşir sesi.”Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…” Ben de her sıkıntı anında Kaş’a gitmek isterim, oysa ben ömrümde Kaş’ı görmedim. Ben de gitmek istedim yine, herkesten her yerden, hiç kimseye hiçbir yere. “Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey… Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle ‘yanına almak istediği üç şey’ falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir.” Kime sorsam ağız burun kıvırıyor sahip olduklarına, hepimiz daha çoğunu istiyoruz, bu Dünya yetemiyor artık bize.
“Keşke kendini bırakıp gidebilse insan, ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor. “Otur” diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu…” İnsan zaten kendini bırakıp gidebilse kaybolur gitme hevesi,şükreder sahip olduklarına. Ama doyumsuzuz, hep daha iyisinin olduğunu bilmek cesaretlendiriyor bizi ve sonuçta Dimyat’a pirince giderken evdeki buğdaydan olduğumuzla kalıyoruz.
Bazen de daha iyi şartları hak ederken umduğumuzla değil bulduğumuzla yetinme triplerine girip vazgeçiyoruz yapabileceklerimizden. En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz. Evlenmeler, bir çocuk daha doğurmalar, borçlara girmeler, işi büyütmeler... Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor. Misal, ben… Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirden gitmek, iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki… Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin?” Uzaklarda aramama, konuyu detaylandırmak için bir başkasının hayatından örnek bulmaya ihtiyacım yok çok şükür, kendimden verebileceğim çok örneğim var.
Eskiden yalnız kalma endişem vardı. Hayatıma giren insanlar benden uzaklaşmasın diye kendim gibi davranmaz, hep onlara benzemeye çalışırdım. Kendi tutkularımdan vazgeçme pahasına onların sevdiği şeyleri yapmaya çabalardım. Zaman içinde kimsenin yanımda kalmayacağıyla terbiye edilmiş olmam nedeniyle şimdilerde fark ediyorum da dalları budanmış ağaç gibi kalmışım ortada dımdızlak. Ön planda olmamam gerekliliğinden midir yoksa adapte olmaya çalışmamdan mıdır bilinmez ama törpülemişim yeteneklerimi, sonrasında da tembellik hoşuma gitmiş olsa gerek ki yeşertmemişim dallarımı tekrar. Yapmaktan keyif aldığım işlerle zaman geçirip mutlu olacağıma, yüklenmişim onun bunun derdini çoğu zaman.
“’Sırtında yumurta küfesi olmak’ diye bir deyim vardır; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım.”
“Bari ufak kaçışlar yapabilsek. Var tabii yapanlar ama az, sadece kaymak tabakası. Hepimiz kaçabilsek… Bütçe, zaman, keyif; denk olsa. Gün içinde mesela, küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün. Sabah 09.00, aksam 18.00. Sonra baksa mecburiyetler. Sıkışıp kaldık.” Bugünlerde fazlasıyla farkındayız bu durumun, duvarlar üstümüze gelmeye başladı artık. Bilgisayar ekranlarına baka baka monitör kafa olduk hepimiz; belimizden, boynumuzdan katır kutur sesler çıkarıyoruz beş dakikalık çay molalarımızda. Bu yüzden bir sahil kasabasına kaçıp gitme hayalleri kuruyoruz hep. Zira liseden mezun olduğu günden beri emeklilik hayalleri kuran bendenize de çok uzak değil sahil kasabasında esnaf olma fikri.
“Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı. Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karşılığı bir ömür yani. Ne saçma.” Ömrümüzü bedel ödemekle geçiriyoruz.“Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba. Ben her bahar âşık olmam ama her bahar gitmek isterim.”
Can Yücel’in sesi “Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun… İstemek de güzel.” cümlesiyle azalarak kayboluyor fonda ama son cümlesinde ona eşlik edemiyorum maalesef. Gittiğim çok oldu benim, çok da gidenlerim oldu. Hayatımızda gitmeler hep olacak, zaten gitmeler olmasaydı ne anlamı olurdu ki kavuşmanın, kavuşmak diye bir şey olmazdı.
<”Acıların ve zorlukların set halinde geldiğini düşünmüşümdür hep. İrili ufaklı ama hep ve ille arka arkaya. Oysa mutluluk öyle mi, tek kerelik gelir, uçucu bir koku gibi. Şöyle bir burnunuza çalınır; içinize ancak çekmişsinizdir ki yok olmuş.”* Bu yüzden sevdiğim insanların kokusunu ezberler burnum., etrafımdan uzaklaştıklarında onları kolaylıkla bulmak isterim. Sırf kokusu benziyor diye tanımadığım insanların peşinden saatlerce yürümüşlüğüm de yok değil ama artık kokuları ayırt edemez oldum. Hayal kırıklıkları burnumu da bezdirdi sonunda. Tek bir kokuya odaklandım, zira artık kalbim kalabalık değil.
Sadece benim değil, “Şimdi herkesin kalbi tenha, herkes üzgün bakıyor dünyaya. Herkes kendi “kara”sına dönmüş sonunda.”
Doğru ya, “herkes dönermiş bir gün kendi uzağına, kendi suçuna.”**
*Müsait Bir Yerde İnebilir miyim?, Karin Karakaşlı
**Ayna Çarpması, Murat Özyaşar
Ayşe Dilşad Çetin
Bursa
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:




