Lezzet Lokantası
3 Haziran 2010, 10:07
Gecikmeli gece vardiyası çıkışı. Vakitlerden güneşin en dik açıyla tepemizde olduğu an. Gözü açık uyuklamaya başlamışız çoktan, reflekslerimiz hala yerinde ama bir eksikle; beş saniye gecikmeli olarak vuku buluyor tepkilerimiz. Varsın güneş fokurdatsın beynimizi.
Bir an evvel eve ulaşmanın ümidiyle yola koyuluyoruz. Yolda uyuyup kalmamak için durmadan konuşmaya çalışıyoruz. Bütün gece çalışmış emektar çenelerimizi artık toplayamıyoruz, kelimeler büyüdükçe büyüyor ağzımızda; bir türlü nihayete erdirip noktayı koyamıyoruz. Havanın artık ısınması gerekliliğinden, çiçek böcek mevzuatından –malum yılan çıyan mevsimi-, bu yılki enginar hasılatından, Baykal-Kılıçdaroğlu revizyonundan, Fenerbahçe’nin “fani şampiyonluk” rezilliğinden konuşuyoruz. Özel bir konu aramak için de zorlamamıza gerek yok, aklımıza gelen ilk konu üzerine en uzun süreli cümleyi kurmaca oynuyoruz adeta. Bahsettiklerimizin birbiriyle alakası yok. Eve ulaşmak için daha yaklaşık 25 kilometrelik yolumuz var.
İşlerin gidişatından yakınıyoruz ikimiz de, sistematik yaklaşımlar, kalıcı çözümler istiyoruz, yangın söndürücü olmaktan yorulmuşuz belli ki. Değer veren, destekleyen, çalışanına karşı duyarlı bir işletme hayallerimizdeki. Umduğumuzla değil bulduğumuzla yetinmek zorunda olduğumuzun ayırdına varıp susuyoruz sonra. Belki de birbirimize olan güvensizliğimizden, konuştuklarımızı sonrasında başkalarından duyabilecek olma ihtimalinden endişe ediyoruz.
Fonda Türk sanat musikisinin nadide eserlerinden biri çalıyor, bu vakitte bu eserin gereksizliğine karar verip radyodan hareketli bir şarkı arayışına giriyoruz. Aslında şarkıyı duyacak halimiz de kalmamış. Kendi çalıp kendi söylüyor işte.
Gece boyunca vakitsiz atıştırmalarımızın midemizde yarattığı armonik gurultular artık fokurdama halinde dile geliyor, anlıyoruz ki acıkmışız. “Hadi, sanayiye köfte yemeye gidelim” önerim coşkulu bir gülümsemeye dönüşüyor ifadesiz yüzlerimizde. Hedefe kilitleniyoruz adeta, şimdi en önemli şey o köfteyi yemeden eve dönmemek.
İzmir’den Bursa’ya ev kiralamak için geldiğimiz gün babamla keşfetmiştik o köfteciyi. Tadı damağımda kalmış olmalı ki “Küçük, izbe bir yer vardı, onu bulalım” diyorum, belleğim dile geliyor bir anda. Bu vesileyle yeni gündemimizi de yaratmış oluyoruz, malum konu “esnaf lokantaları”. Daha önce gittiklerimizi anlatıyoruz sırayla, benimkisi Aydın dolaylarından.
Ne zaman öğle yemeği vakti karnım acıksa babama giderdim. Daracık bir sokakta, maksimum masa sayısıyla hizmet veren Lezzet Lokantası’na götürürdü beni. Hatırlıyorum da pek fazla kadın gelmezdi oraya, hep erkekler vardı. Dip dibe yerdik yemeklerimizi, masamızda daha önce hiç görmediğimiz, tanımadığımız insanlarla birlikte. Arnavut ciğeri, köfte ve işkembe çorbasından ibaretti menüsü. Boş masa bulma lüksünü geçtim boş sandalye bulmak bile imkânsız olurdu bazen. Yemeğimizi yiyebilmek için birilerinin doymasını ve kalkıp gitmesini beklerdik çoğu zaman. Masaya oturmak ne büyük şerefti, hele o tabağın kenarında közlenmiş soğanın da olduğu köfteleri mideye indirmek en büyük keyifti.
Eskiden ne sık giderdik ekmeğin elle bölündüğü, aynı tabaktan yemek yediğimiz o yere. Şimdilerde azaldı böyle samimi yerlerin sayısı, tüm lokantalar restoran oldu artık, sınıf atlattık midelerimize, Lezzet’ten eser kalmadı.
“Evet” dedin, “Hayatım sanayilerde geçti benim”. En lezzetli yemeklerin sanayilerdeki esnaf lokantalarında pişirildiğinde hem fikir olduk. Çünkü oraların müşterisi sabit, malum kalbe giden her yol mideden geçer. Hoş etmezsen mideyi, kaybedersin bahtiyar gönülleri. Müşteri dediğin cıva gibidir, mutsuz edersen akıverir yan taraftaki kapıya.
Şehirlerarası yollar üzerinde de görürüz, öbek halinde park etmiş kamyon kalabalığının olduğu akaryakıt istasyonlarını. Halk arasındaki genel inanış, buradaki lokantanın yemeklerinin parmak yediren cinsten olduğu yönündedir.
Sanayi içinde lokanta aramaya devam ederken bulduk sonunda mekânımızı, tabelada “Ali Baba Restoran” yazısını gördüğüm anda yaşadığım hayal kırıklığının tarifi yok. Bizim küçük, izbe yer olmuş sana “restoran”. Geldik bir kere, yoldan dönmek olmaz. Oturduk masamıza, söyledik köftelerimizi. Beyaz plastik tabakta geldi siparişlerimiz, yanındaki soğanları gördüğüm anda vazgeçtim restoran önyargımdan. Üç köfte yetti bizi şişirmeye. Üstüne içtiğimiz orta kahve bile bastıramadı doymuşluğumuzu. İnsanın gözü aç olmaya görsün, ayarını bilemediği oluyor yerine göre. Aradığımız tadı bulmanın keyfi ve yüzlerimize yerleşen tokluk gülümsemesiyle ayrıldık nam-ı yeni “Restoran”dan.
Seviyorum özgün yerleri ziyaret etmeyi, hele ki mevzu bahis yemekse sınır tanımıyorum. Bu yüzden müteşekkirim sana, beni bu güzel yere getirdiğin için. Bu genellemeyi erkekler için yaparlar ama istisnalar kaideyi bozmazmış, sanırım benim de kalbime giden yol midemden geçiyor. Açlığıma tahammülüm yok, önceki hayatımda profesyonel bir gurme olduğumu düşünmüyor değilim bazen. Ateşi bulan insanoğluna şükreden kaç kişi vardır ki benim gibi?
“Yaşasın yemek yemek!”
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:




