Mızıkaları Kıralım

17 Kasım 2008, 00:51 | 269 kez okundu


Ankara, o büyük mağrur kent. Türkiye’nin başkenti olmanın verdiği büyüklükle başı hep dik. Gri dumanlarının arasında arka sokaklarına gizlenen gecekonduları kaybolurken; yükselen apartmanlar, gölbaşı orman manzaralı siteler kurulur semtlerinde. Devrik cümlelerin en çok kurulduğu, en çok düşünen ama aslında hiç düşündürülmeyen kenttir Ankara. Ekmeğe %25 zam yapan yöneticileri, buna karşın maaşına %2 zam yapılan memurları, iş gücü sömürülen işçileri, emekçileri, soru sordukları için soruşturulan üniversite öğrencilerini, öğrencileri, “senin çocuğun da işsiz kalsın” sözlerinden sonra işsiz kalan üniversite mezunlarını, işsizleri barındırır içinde. Barındırır dediysem de bir hak olarak değil, öylesine.  Ankara’ya gelip de Kızılay’ı bilmeyen, bilip de gezmeyen yoktur. Hatta ilk öğrenilen noktadır burası. Sokakları her gün farklı insanları konuk eder; işi olan, olmayan. Bambaşka yüzler, bambaşka sesler arşınlar her gün sokaklarını. Yalnız tek bir ses hep aynı kalır tüm bu karmaşıklığın içinde.

Dinlenmek amaçlı geldiğim tatillerden biriydi yine. Kışın tadını yalnızca bu şehirde alabiliyordum. Bembeyaz örtü ne de yakışırdı Ankara’ya. Buz tutan yollarında düşenlere atılan kahkahalar, gündüzleri çocukların, geceleri ise büyüklerin kartopu savaşlarına şahit olan kapı önleri, Ankara’nın o ciddi havasını dağıtıverirdi.  O soğuğa rağmen, yine kalabalıktı Kızılay. Çıkan sesler bana yaşadığımı anımsatıyordu. Yürürken bir şarkı mırıldanıyordum, çoğu insanın bilip de söylemeyeceği türden. Yanımdan ellilerinde bir adam geçti. Kafası karışıktı belli ki, önündeki çukuru görmeyip düşmüştü. Aslında böyle şeylere alışık olmalıydı bu ülkede, şanslıydı ki çukur derin değildi. Ama o yerden kalkarken keşke derin olsaydı der gibi bakmıştı bana.

Çekindi önce, sonra mızıkasını cebine koyup, öteki elini de koydu avuçlarımın içine. Üşümüştü.

Yine devrik cümleler yükseliyordu sokakların birinde. Ulaşım zamlarını protesto amaçlı yaptıkları eylemde gözaltına alınan arkadaşları içindi haykırışlar. Dinlemeye çalışırken gelen sesleri bambaşka bir ses işittim; mızıka sesi. Altı yedi yaşlarında koyu tenli, renkli gözlü bir kız çocuğuydu. Kıvır kıvır saçları yüzüne düşmüştü. Yanakları soğuktan mı yoksa kendinden mi pembeydi bilemedim. Akan burnunu arada bir kazağının koluna silmeyi de ihmal etmiyordu. Ona baktığımı görünce daha hızlı üfledi mızıkasını, daha canlı çalmaya başladı. Ona doğru yanaşınca soğuktan donmuş minicik elleriyle tutuğu mızıkasını çekti ağzından, avucunu açtı bana doğru. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı: “Bir ekmek parası verir misin teyze?” dedi. Uzattığı elini tuttum. Panikledi. Kaçmak istedi. “Korkma, veririm. Ama önce anlat bakalım sen kimsin?” dedim. Korku dolu gözlerinin yerini utanç aldı. Çekindi önce, sonra mızıkasını cebine koyup, öteki elini de koydu avuçlarımın içine. Üşümüştü. Oturduk mızıkasını çaldığı kaldırıma. Küçük yaşına rağmen öylesine fazlaydı ki yükü. “Babamı çalıştığı fabrikada konkasör makinesindeki çeneyi temizlemeye çalışırken çenenin parçası olan çekicin kafasına gelip, kafasını paramparça etmesiyle kaybettik. Gerek çalışan arkadaşlarının gerekse fabrika sahiplerinin ilgisizlikleri nedeniyle oluşan bu durumun sonucu küçük bir cenaze töreni. Kalan iki kardeşim ve annemle, babamın çalışırken devletin vermediği maaşı öldükten sonra hiç alamadık. Derken annem hastalandı. Hastaneye yatırdılar ama ilaca ve doktora para yetmeyince eve yolladılar annemi; ölmesini bekledik. Haftalar sonra bir cenaze daha kalktı yuvamızdan aynı mezarlığa. Üç kardeş ölüme yenilmemek için çaba harcarken her an, gelen bir telefonla terk etmek zorunda kaldık memleketimizi. Amcam karşıladı Ankara terminalinde bizi. İki göz odada hayat süren altı kişilik aile, biz gidince dokuz kişiye çıktı. Evin bütün geçimi amcamın sırtındaydı. Yengem Türkçe bilmediğinden onu işe almıyorlardı. Eylül ayının ilk haftası bir akşam amcam okula yazılmam gerektiğini, ama okul masraflarını karşılayamayacağını söyledi. Memleketimizde annemle babamla olsaydım giderdim. Babam kitap defterimi alırdı, annem önlüğümü dikerdi, ikisi de elimden tutup götürürdü okula. Öğretmenim, arkadaşlarım olurdu. Bütün derslerime çalışırdım; hep  “aferin” derdi öğretmenim. Ama ne annem var, ne babam… Belki ben de amcam gibi çalışırsam okula gidebilirim diye düşündüm ve kuzenlerimin okula gittiği sabah, ben mızıkamı alıp buraya geldim.” Minik parmakları yanağına düşen gözyaşlarını sildi. Sarıldım sımsıkı. Öyle sessizce dinledim hıçkırıklarını. Sonra bir ara durdu kafasını kaldırıp yaşlı gözleriyle bana baktı. “Teyze, ben bu mızıkayı artık kırmak istiyorum.” Komşu teyzenin şikayeti üzerine ortadan kaybolan mızıka için günlerce ağlamışızdır hepimiz. Oysa bu ufaklık mızıkasını kendi kaybetmek istiyor. Pinokyo masalındaki gibi bir perinin gelip ona insanlığını vermesini bekliyor: eşit, parasız, ana dilde eğitim görmek, başını sokacak bir damda değil bir yuvada yaşamak, annesini öldürmeyen hastaneler, babasının ölümünü görmezden gelmeyen bir devlet. Ogün beraber kırdık mızıkasını. Pinokyo masalı gerçekleşemedi belki, ama artık parmakları soğuktan morarmak zorunda değil.  Fakat, kırılan yalnızca bir mızıkaydı ya diğerleri ?


Rüya BİLGİN
www.ruya.blgn[at]gmail.com

İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: