Çoğulluk Yoksunu
2 Aralık 2010, 17:38
Kendinden, zengin değil paralı diye söz edenlerin hayatları konu olmuştur hep Yusuf Atılgan’ın yapıtlarına. Bir nevi kendi hayatını anlatmıştır aslında o da. Ona göre hayat yaşananların zihinde bıraktığıdır. Çünkü o yabancılaşmanın, yalnızlığın yazarıdır. Yalnızlığı ne Aylak Adam ne de Anayurt Oteli‘nde (1973) süslemiştir. Okuyucuya hep en saf halini sunmuştur tekilliğin. Hayat salt yalnızlıktan ibaret değil midir zaten. Nevzat Çorum adıyla birincilik ödülünü aldığında o da bunu gözler önüne sermiştir (1955). Hatta aynı yarışmada Ziya Atılgan adıyla bir de yedincilik ödülü almıştır. Aslında onun için önemli olan ödül değildir. Zaten bu yarışmaya kendi isteğiyle değil kardeşinin ısrarları üzerine katılmıştır. Onun fikrince önemli olan yalnızlığı paylaşabilmektir. Çünkü o yalnızlığın ne demek olduğunu lise yıllarında ailesini Manisa’da bırakıp Balıkesir’de (1939) parasız yatılı olarak okurken öğrenmeye başlamıştır.
Üniversite okumak için İstanbul’a geldiğindeyse babasının para göndermeyi kesmesi üzerine Atılgan askeriyeye başvurur ve 1944′te mezun olup Maltepe Askeri Lisesi’nde öğretmenliğe başlar (1945). Bu onun resmi olarak kendi parasını kazandığı ilk işidir. Ne var ki, üniversite öğrenciliği sırasında katıldığı Komünist Parti eylemleri onun hayatını birçok yönden etkilemiş hatta değiştirmiştir. Zira eylemlere katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince on ay hapse mahkum edilmiştir Atılgan. Ama hapis günleri ondan bir şeyler alıp götürmenin aksine ona yalnızlığın yeni bir boyutunu kazandırmış ve onun bireyin kopmuşluğunu ve iletişimsizliğini en iyi anlatan yazarlardan biri olmasını sağlamıştır. Tahliye olduktan sonra (1946) öğretmenlik hakkı elinden alınan Yusuf Atılgan çok sevdiği mesleğine dönemeyince yıllardır içinde bulunduğu yalnızlığı memleketine yerleşerek sonlandırmak istemiştir. Memleketine yerleşmesinin üzerinden bir yıl geçmeden babasını kaybeder ve işler ona kalır. Yalnızlığın iyice koyulaştığı o yıllarda Atılgan çiftçiliğe başlar. Arta kalan zamanlardaysa sürekli okur, yazar ve film izler. Gitgide yabancılaştığı hayattan, köylüsü Sabahat Hanım’la yaptığı evlilik de onu kurtaramamıştır (1949). Atılgan’ın gelecek romanlarının habericisi olan Bodur Minareden Ötede (1960) hayatının, eşinden ayrıldığı bu döneminde ortaya çıkmış ve onun gelecekteki yazarlık hayatının âdeta bir haritası olmuştur. Ancak ne o dönem yazdığı hikayeler, ne de memleketi Manisa onu çoğulluğun yoksunluğundan uzaklaştırabilmiştir.
1974’te uzun süre mektuplaştığı tiyatro sanatçısı Serpil Gence ile evlenmesiyle Yusuf Atılgan, inzivaya çektiği bedeninini yeniden İstanbul’a sürükler. Bir süre sonraysa babasının adını verdiği tek çocuğu Mehmet Hamdi Atılgan dünyaya gelir. İşte şimdi gerçek bir ailesi olduğundan Atılgan, yalnızlığa sırtını dönebilecek kadar cesaretlidir. Bu cesaretle, oğlundan yola çıkarak Ekmek Elden Süt Memeden, (1981) adlı bir çocuk kitabı çıkarmıştır.
İki roman, iki öykü, bir çocuk kitabı, birkaç çeviri şiir ve yarım kalan bir romandır aslında Yusuf Atılgan’ın hayatı. Yayınlanamayan iki romanı daha vardır esasen. Ancak o, bu romanları beğenmeyerek yırtıp yakmıştır. Hakkını vererek yaşamayı benimsediğinden kendi beğenmedi şeyleri okurlarına sunma hakkını görmemiştir kendinde. Her cümlesini bir roman titizliğiyle yazmış, ifadelerinin yere basmasına uğraşmıştır. Bundandır ki hepi topu iki üç roman yazabilmiştir. Son romanı Canistan’ı (2000) bitiremeden ölen Atılgan’a (1989) neden bu kadar az kitap yazdığı sorulduğunda da “Okumayı seviyorum, yazmayı değil.” yanıtı vermiştir.
Çağın Kiter
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:

Yazan:



