Radikal Genç Yazarlarından Ayşe Dilşad Çetin’i Tanıyalım

21 Mart 2011, 01:09


Ayşe Dilşad Çetin, Radikal Genç online-dergi platformunun sevilen yazarlarından biri. Bu ay kendisini anlatmasını istedik. Çocukluk yıllarından, gençlik dönemine uzanan bu sıcak yazıda; başarılarına, hayallerine ve Radikal Genç’in hayatınaki rengine yer vermiş. Ayşe Dilşad ‘ı daha yakından tanıyacağımız bu yazı kendisi tarafından kaleme alınmıştır…

İlk çocuğunu 1981 yılının Kasım ayında dünyaya getiren annem, “süt korur” mantıksızlığının vurduğu sol kroşe ile 1982 yılının sonunda da bana hamile kalmış. Kazara düşmüşüm işte ben anamın rahmine, bundandır “Allah verdi” diye seslenir hep babam bana. İki çocuğun hakkından gelemeyeceğine inanan ebeveynlerim, kurtulmak istemişler önce benden. Ama o sıralarda ağır hasta olan Mustafa Ali Dedem korumuş beni; “Allah’ın verdiği canı Allah’tan başkası alamaz, hem belki bu sefer erkek olur, benim adımı koyarsınız” demiş ve böylelikle 25 Haziran 1983 Cumartesi günü, sabahın köründe, ülkemizin en güzel tatil beldelerini içeren Muğla şehrinde açmışım gözlerimi dünyaya.

Ultrason cihazının henüz o yıllarda bu denli yaygın olmaması nedeniyle doğana kadar bir erkek çocuğunun olacağı hayaliyle yaşamış babam. Bunda benim doğumumdan bir ay önce kaybettiği babasının etkisi de yok değilmiş hani, adım bile belliymiş; Ali İrşat. Ama beklenilenin aksine bir kız çocuğu olarak çıkagelmişim. Boğazıma dolanan göbek kordonu nedeniyle ağlamamışım önce, o kadar zorlamışlar ki yaşatalım diye sonunda ağlatmayı başarmışlar. Hani klişe bir söz var ya, “Sen doğdun herkes güldü, bir tek sen ağladın. Öyle yaşa ki sen öldüğünde herkes ağlasın, yalnız sen gül.” diye… Sanırım doğduğum andan itibaren, kafama vura vura, bu felsefeyi empoze etmiş ailem bana.

Babam, erken yaşta kaybettiği ablasının adını koymuş bana ve böylelikle ilk adım Ayşe olmuş. Annem de eksik kalamaz tabii, TRT’de izlediği bir dizide geçen Dilşad Sultan isminden esinlenerek Dilşad koymuş ikinci adımı. Ayşe, rahat yaşayan demek; Dilşad da gönlü hoş. İnsan adıyla yaşar derler ya hani, hal böyleyken ben de rahatına, zevke, sefaya, eğlenceye düşkün biri olup çıkmışım işte doğam gereği.

Aslen Aydınlıyım, zira annem de babam da Aydınlı ancak o sıralar Muğla’da görev yapmaları sebebiyle nüfus cüzdanımın doğum yeri hanesine Muğla adı kazınmış ve ailemin memleketlerine geri dönme talepleri neticesinde kendisiyle olan bağım da iki yıldan öteye gidememiş.

Annem beden eğitimi öğretmeni, babam da devlet memuruydu. Annemin okulunda minderde, kasada takla atarak, ablalara hareketlerin nasıl yapılması gerektiğini uygulamalı olarak göstererek; babamın dairesinde de Facit marka hesap makineleri ve DMO damgalı daktilolar, kalemler, silgiler arasında büyüdüm.

Herkesin ablam olduğunu iddia ettiği ama benim kardeşim diye bahsetmekte inat ettiğim bir Vuslat’ım var hayatımda. Küçükken maruz kaldığım şiddet seansları nedeniyle, tek çocuk olmanın hayalini kurdum yıllarca. İnsan gerçekten sevdiğini yerden yere vuruyor ya da en sevdiklerimiz en kolay gözden çıkardıklarımız oluyor sanırım. Ama gerçekte, bunun katlanması en zor duygu olduğunu, onun uzağında kaldığımda, ona erişemediğimde anladım. O benim her şeyim ve “Onun için canını verir misin?” sorusuna düşünmeden “Evet” diyebileceğim tek insan.

Çalışan anne-babanın çocuğu olmamız nedeniyle bakıcılarla büyüdük biz. Bir yerden sonra canından bezen annem, bizi kendi halimize bıraktı. Evde Vuslat’la ikimizi baş başa bırakıp gitmenin risklerini yeterince iyi değerlendirememiş olduğu için de eve döndüğünde kimi zaman duvara çizilmiş, orman temalı bir şaheserle karşılaşmak zorunda kaldı; kimi zaman da balkon demirlerinin arasına kafası sıkıştırılmış küçük kızını kurtarmak. Bu yaramazlık silsilesine son veremeyeceğini anlayınca da beş yaşında anaokuluna gönderdi beni.

Bir hafta sonu İzmir’e teyzemi ziyarete gitmiştik. Baktım ki suç ortağım tavuk kümesinin üstüne çıkmış ve tavuklara savaş açmış, cephanesi de küçücük soğanlar, ben de düşünmeden atıldım sipere ve uyandığımda kendimi yerde tavuklarla göz göze buldum. Başım o kadar çok kanadı ki üç dikiş atmak zorunda kaldılar. O nedenle şakağımdaki yara izi alın yazısı değil, yaramazlık kalıntısıdır.

Yedi yaşımda beni Yıldız Hanım’a teslim ettiler. Bir de üzerime simsiyah bir önlük geçirdi annem. Yakama, canımı acıtırcasına kolaladığı dantel yakayı, cebime de muntazam bir şekilde ütülediği bez mendili iliştirdi. Önlüğümün cebine ev anahtarımızı iğneledi, babam da cebime biraz para koydu. Sınıfta ağlayan çocuklar vardı. Ben ağlamadım, onlar da zamanla susmayı öğrendiler zaten. Sonra okumayı söktüm, saymayı, çarpım tablosunu öğrendim. O yıl en sevdiğim şey elma yerken dişimin elmanın üzerinde kalması ya da dişimi kapıya bağlayıp, kapıyı kapatarak yerinden çıkarmaktı. Canım hiç acımazdı ki benim.

İlkokul öğretmenim, belirli gün ve haftaların hepsiyle ilgili şiir yazdırırdı bize. O zamanlar yazdığım şiirler nedeniyle kendimi geleceğin büyük yeteneği sanıyordum resmen. Şimdi okuyorum da insan “oy ormanım, sana saygılar sunarım” diye bir kafiyeyi nasıl yapabilir hala anlayamıyorum. “Olmuyorsa, zorlamayacaksın” arkadaşım. Böylece başlayan şiir sevdamdan çabuk sıkılıp vazgeçtim. İlkokul dördüncü sınıfta, müzik öğretmenimiz okul genelinde bir türkü yarışması düzenledi, seçtiği kişi il genelinde yapılacak yarışmaya katılacaktı. Özgüvene bak ya Rabbim, bıdık bıdık gidip “öğretmenim ben de yarışmaya katılacağım” dedim. Sonra beni seçtiler yarışmaya. “Eklemedir koca konak” türküsünü Zara’dan çok önce söylemiştim ben. Ama o yıl, tecrübesizliğimiz nedeniyle her hangi bir derecemiz olmadı il genelinde. Ertesi yıl, aynı yarışma tekrar yapıldı, bu sefer aylarca çalıştık. Do’yla La’yla tanıştım bu şekilde, aman ne nağmeler, ne nağmeler… “Allı turnam bizim ele varırsan, şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle” ile dile geldim bu kez sahnede. Yarışmada bir ara annemin yere eğilmiş ağladığını gördüm, korktum, “herhalde çok kötü söyledim” diye düşündüm ama il birincisi oldum yarışmanın sonunda. Hırsın, çok çalışmanın, isteyince başarılamayacak hiçbir şeyin olmadığının, başarının güzel tadının böylece, daha küçücükken farkına vardım.

Ben hep konservatuara gitmek istedim. Ama annemin “Anadolu Lisesi sınavına gireceksin, boş ver konservatuarı, şarkı her zaman söylenir” felsefesi nedeniyle Anadolu Lisesi’nde okumak zorunda kaldım. Bir yerden sonra baktım ki orada okumak kaçınılmaz, ben de okulda geçirdiğim günlerden keyif almanın yollarını aramaya başladım. Halk oyunları, voleybol, çeşitli müzik girişimleri derken ortaokulu bitirdim.

Hazırlıkta bize İngilizce öğretmeye çalışan öğretmenimizin tüm sınıfa yeni yılda ajanda aldırması ve her günü “Dear Diary, it was a nice day today” cümlesi ile başlayarak anlattığım bir günlük tutturması ile yazmaya başladım. Zamanla bu cümlelerin yerini hoşlandığım çocukların isimleri, sınıftaki kızlar hakkındaki dedikodularım almaya başladı. Annemle aramızdaki iletişim köprüsü de gizli gizli okuduğu günlüklerim oldu.

Ortaokulun sonunda annem bana mat cilalı bir klasik gitar aldı, sanırım ergen olup da gitarı olmayan insan sayısı çok azdır. Birkaç yıl onunla idare ettim tıngır tıngır, “yoksun sen aslında, yalnızım bu kumsalda”, “korkuyorum anne, al beni içine” naralarıyla.

Liseliydim artık, hem ergendim hem de üniversiteye yerleşme telaşı içindeydim. Ama bu arada bir sevgilim de olmalıydı sanki ve sonunda âşık oldum. Sevgilime mektup yazmaya başladım, lise bittikten sonra da farklı şehirlere giden arkadaşlarıma. Dibine kadar bir Y kuşağı olsam da TDK’nın gönüllü elçisi oldum hep, Türkçeye ve noktalama işaretlerine olan saygımı hiç yitirmedim. Günlük yazmaktan hiç vazgeçmedim, hala da yazarım.

Çalıştım, didindim derken Dokuz Eylül Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünü kazandım. Cebren ve hile ile hazırlık sınavını geçtim ve direkt birinci sınıftan başladım bölüme. Burada “şimdiki aklım olsa” diye başlayan bir cümle kurmamın gayet yersiz olduğunun farkındayım, iş işten geçeli on yıl oldu. Derslerin üzerime saldırmasıyla birlikte ambale oldum, maraton yarışçısı gibi hissediyordum kendimi, vizeler, finaller, bir de bakmışsın ki yaz tatili gelmiş. “Ama şimdi de staj yapmalısın, fark yaratmalısın, ikinci bir byabancı dil kursuna gitmelisin, özgeçmişini doldurmalısın ki işe alım da seni tercih etsinler” şeklinde durmadan bıdırdanan iç sesimden nefret ettim uzunca bir süre. Ben her“ Okulu bırakacağım, sıkıldım” diye aradığımda annemi, o bana hepsinde “Tamam kızım, gel, senden önemli değil” dedi. Başka bir cevap vermiş olsaydı sanırım bugün ev hanımının kralı olurdum, paçamda da “anne, anne” diye vıyaklayan iki çocuğum olurdu muhtemelen.

İttire ittire dört yılda bitirdim üniversiteyi, bu zaman zarfında ne okumak ne de yazmak için zaman ayırdım kendime, okul yüzünden kâğıttan da kalemden de nefret etmiştim çünkü. Anca eş-dost mektupları, günlükler, vs.

Artık çalışma zamanıydı ve İzmir’deki uluslar arası bir şirketten gelen iş teklifini sırf tecrübe olsun diye değerlendirdim hemen. İşe başladığımın üçüncü ayında bir Cumartesi gününü gaz sancısı sandığım ve doktora gitmeye utandığım bir ağrıyla geçirdim. Ama akabindeki Pazar sabahı insanoğlunun en gereksiz uzvu olanb apandisitimi Ata’mdan feyiz alarak Türk hekimlerine emanet ettim. Onlar da sağ olsunlar kırmadılar beni ve anında cart diye yarıverdiler karnımı ikiye. Yaklaşık altı ay boyunca bu ameliyatın sıkıntısını çektim, artık canım acımaya başlamıştı, hayatımda sadece bir kez “Allah’ım al canımı” diye dua ettim, o da bu zamandı işte. Neyse ki Yaradan’dan önce başka bir Türk hekimi yetişti imdadıma ve beni ikinci kez ameliyat etti. Dünya üzerinde iki kez apandisit ameliyatı olan yegâne insan olmaktan dolayı övünecek değilim. Karnımdaki yara izi de bu zamanlardan hatıra kaldı bana.

Üç yıl boyunca gece gündüz çalıştığım işyerinden “Ben otomotivde çalışacağım” diyerek istifa ettim ve 2008 yazında, şehir hakkındaki onca ön yargıma rağmen, otomotivin beşiği Bursa’ya taşındım. Artık Cumartesileri çalışmaz olmuştum ve bu şehirde tanıdığım hiç kimse yoktu; ne aileden biri, ne de bir akraba. Akşamları altı saat boyunca susup oturmanın ne demek olduğunu bu şehirde öğrendim. Her hafta sonu ya Aydın’a gidiyordum ya da İzmir’e ve bir süre sonra yol arkadaşlarım elimden düşürmediğim kitaplarım oldu. Her yerde ve her fırsatta, bulduğum her şeyi okumaya susamış gibi yalayıp yutmaya başladım. Evet, yalnızlıkmış okumak. Bir süre sonra okuduğum kitapların sayısı arttıkça altını çizdiğim satırlar da çoğalmaya başladı.

2010 yılı başında, günümüzün en popüler sosyal ağında bir arkadaşımın vesilesiyle fark ettim Radikal Genç’i, üye oldum ve Telve başlıklı bir yazı yayınladım. İşyerindeki bir arkadaşımın “Ne güzel yazmışsın devam etmelisin bence” şeklindeki geribildirimiyle oturup Alain de Botton’ın Aşk Üzerine isimli kitabından alıntılar yaparak bir yazı daha yazdım. Konu aşk olunca sanırım okurun dikkatini çekti yazı ve gün geçtikçe tıklanma sayısı arttı yazımın, o kadar güzel yorumlar yapıldı ve yazıldı ki “Sanırım bu yazma işini denemeliyim” diye ciddi ciddi düşündüm ve yazıların devamı geldi. Yazmanın intiharı geciktirdiği inancına paralel ben de yazmanın beni rahatlattığını, kimseyle paylaşamadıklarımı ancak yazarak ifade edebildiğimi fark ettim.

Radikal Genç ailesi bana 2010 yılında bambaşka bir kapıyı araladılar, benim üzerimeyse sadece o kapıyı itmek ve içeri bir adım atmak düştü.

Şimi ne mi yapıyorum?

“Gece gündüz çalışamam, kendime biraz zaman ayırmalıyım” diyerek yine istifa ettim ve yeni bir işe başladım. Bir anda kafesinden salıverilmiş kuş gibi oradan oraya uçmakla geçiyor günlerim. Okuyorum, yazıyorum, yazdıklarımı paylaşıyorum, geziyorum, dans ediyorum, öğreniyorum, hep ama hep eğleniyorum; adıma yakışır şekilde. Ve sanırım onca önyargıyla geldiğim bu şehri de artık seviyorum.

Ayşe Dilşad Çetin’in tüm yazıları

Diğer İlk 99 Yazarın Listesi

Radikal Genç’te nasıl yazı yazarım ?



İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 2 yorum yapılmış

  1. Gülten | 28 Mart 2011, 12:35

    Bizlerde aynı şekilde dünyaya geldik ve devam ediyoruz. Ama senin gibi ifade edemiyoruz özgeçmişimizi. İşte bu bir yetenek, kitaplarını okuyacağımız günleri bekliyorum. Adın gibi ; rahat ve hoş yazıların için teşekkür ediyorum. Sevgilerimle,

  2. aysedilsad | 29 Mart 2011, 21:40

    Gülten Hanım,
    Samimi yorumunuz için teşekkür ederim. Sanırım kitap yazmak için biraz daha zamana ihtiyacım var, zira bir yerde duymuştum “herkes, daha 30 yaşına bile gelmeden, hayata dair her şeyi bildiğini iddia eder ve bir kitap yazmak ister” diye dalga geçiyordu. 30′a da az kaldı zaten, biraz daha bekleyebilirim sanki, alay konusu olmak istemem. :)
    Selamlar.

Yorum yazın: