Zaman Zaman
25 Mayıs 2008, 20:30 | 273 kez okundu
“Bilgisayarımdaki saati yok ettim, odamdaki tüm saatleri ortadan kaldırdım, hatta telefonumdakini bile. Tamamen zaman mefhumunu yitirdim.”
Tırnak içinde yazılmış bu cümle herhangi bir romandan alıntı değil. Bana ait bir cümle. Bu cümlenin amacı, hoş veya fantastik bir şey yaratmak veya henüz yazılmamış bir romanın herhangi bir cümlesi olmak hiç değil. Zaten o kadar şık da değil. Bana aitliğin ötesinde, yapaylık çizgisini geçmiş ve içeriği gerçekleştirilmiş bir cümle olması nedeniyle orada. Var olan gerçekliği ortaya koyma maksadını- ki gerçekliğin ne olduğu tartışılmamakta burada- taşıdığı için. Esas itibariyle, zamanın üzerimde yarattığı stresi ortadan kaldırmak için yapılmış bir eylemin ifadesi. Bu negatif etkinin, üzerimizdeki kitlesel psikolojik savaşın –medya, sinema,”best-seller” kitaplar vs.- yanında hafif kalmasına rağmen, zincirlerinin küçük bir hareketle kırılabileceği ihtimalini düşünmek doğrusu içimi rahatlatıyor.
Bununla birlikte, zamansal sınırları kaldırmaya çalışmak bir anlamda yanılsama gibi görünebilir. Zira her ne kadar ortadan kaldırılsa dahi, zamanın, orada gerçekliğiyle durmakta olduğu iddia edilebilir. Belki bir bakıma gözlerimi kapatmamdan, başımı kuma gömmemden ibaret de olabilir. Bu oyunun -ki ben bunu oyun olarak nitelemenin haksızlık olduğunu düşünüyorum- bana zaman üzerinde düşünme fırsatı vermesi ise kuma gömdüğüm başın kendine başka bir çıkış yolu arayışıdır. Hayatımızın zamana göre belirlendiği gerçeği ise -zamanla ne kadar sıklıkta “yarıştığımızı” düşünürsek- mutlak. Bir yerlere yetişme, şu saatte bir yerlerde olma, şu saatte bir şeye başlama gerekliliğiyle ilgili cümleler sürekli duyulmakta ve telaffuz edilmekte. Yarattığım zaman “özgürlüğüyle”, bu noktadan öteye geçmek için kendime bir fırsat verdiğimi düşünüyorum. Durumun özüne bakıldığında, zamanı “isimlendirmek ve anlamlandırmak” – bir saati altmış dakikaya, bir dakikayı altmış saniyeye bölmek vs. – karmaşık değil. Biliyorum ki bunun faydaları ve hatta gerekliliği yüzlerce sayfada güzel cümlelerle anlatılabilir ve eminin ki çok ikna edici olabilir. Ama maksadım bunun biraz ötesinde: Evrensel olarak anlamlandırdığımız yani hepimiz için ortak kriterlere bağlanan, dolayısıyla hepimizi örneğin aynı gün ve aynı saatte TV önünde buluşturan saatlerin-kolunuz, duvarınız, başucunuzdaki- ne ifade ettiğini bulmak.
Bir an düşünelim; bir kek hazırladınız, fırına verdiniz. Tarifte pişirme süresi -yirmi dakika mesela- belirtilmemiş olsaydı ne yapardınız? Birinin o yirmi dakikayı daha önceden belirlemiş olması, bu süre zarfında başka işlerle uğraşma şansını veriyor. Ne büyük mutluluk! Zamanımız o kadar değerli ki, onu, kekin başında geçirmek -üstelik her defasında- yerine çok daha önemli işlere-TV karşısında, kanepe üzerinde geçirme- atfetme “lüksüne” sahibiz.
Peki, tarifin üzerinde yazılı olan yirmi dakika nasıl hesaplanmıştı? Bunun da cevabı oldukça sıradan: – ki ben yine de burada hatırlatacağım- Deneyerek. Fırındaki keki sürekli izleyerek ve gözlemleyerek şu sonuca ulaştı birileri; bu kek, kalıbın, fırının, ısının vs. gibi tüm göstergelerin aynı kalması koşulunda şu kadar sürede pişmiştir. Ve yine bu sevgili kişi, kolundaki saat sayesinde, bize bunun yirmi dakika sürdüğünü bildirdi ve artık kek pişirme konusunda genel –geçer bir bilgiye ulaştık. Bunun üzerine kafa yorma gereksinimi sona erdi. Öyle ya kafamızı yoracağımız çok daha mühim işler var!
Kek örneği, çok sıradan görünmekle birlikte, milyonlarca örneğe uyarlanabilir. Diğer yandan, düşünmediğimiz bir şey var: O da, bu örneklerin hepsinin bu kadar masum olmadığı. Zaman, hayatımızı sınırlandıran kavramlardan biri aslında kendi kuralları ölçüsünde. Zira çocukluğumuzdan beri- hatırlayabilmek adına, yaşı kendiniz tayin edin- saatin içinde sıkışmış durumdayız: Şu saatte yemek yemek, şu saatte TV seyretmek, şu saatte uyumak zorundayızdır. Şu saatte, hava kararmadan -onla ilintili mutlaka bir saat tespit edilmiştir- eve dönmeliyizdir. Çocukluk safhasını geçtikten sonra bunların bittiği gibi bir düşünceye bir an olsun bile aldanmak çok büyük bir zaaf sanırım. Bir kadın olarak örneğin,” gece yarısı geçtikten sonra dışarıda bulunmamalısınız”- tümcesindeki- toplumsal cinsiyet bağlamında yarattığı baskıdan ve paralelinde, kadın erkek eşitsizliğinin korkunçluğu ve kabul edilemezliğinden bahsetmek bile istemiyorum- gece yarısını belirleyen nedir ve kimdir? Neden gece yarısı seçilmiştir? Bu gibi sorularla beraber, zaman kavramının kendisini aşma gerekliliğini öneriyorum: Bireyselliğin ve “hepimizin özgür olduğu” söyleminin geçerli olduğu yaşam alanımızda -neo-liberal söylem- nasıl hapsolduğumuz böylece ortaya çıkmakta. Diğer bir ifadeyle, “gece yarısını” tümceden yok ettiğimizde yaşam hakkından -en temel özgürlüğümüzden- nasıl uzaklaştırıldığımız, kılıfı ile birlikte ortadadır. Kaldı ki bu söylemin devamında gelen, “ o saatte ipsiz sapsız[1]- ki daha vahim tanımlamalar mevcut- insanlardır sokakta olanlar” ifadesi çok daha fenasına işaret etmekte. Şu soruları sormak isterim o halde; ipsiz sapsız diye tasvir edilen kişiler de mi saati “bizim gibiler” in kullandığı gibi kullanır? Onlar da mı ölçüt olarak gece yarısını kabul eder? Neden o zaman dilimiyle ifade kazanır ipsiz sapsızların ortaya çıktığı anlar topluluğu? Yoksa onlara aslında ipsiz sapsız olma özgürlüğünü bu şekilde biz mi vermekteyiz: “ Saat gece yarısını geçti; buyurun ipsiz sapsız kişiler olabilirsiniz ve hepimiz bunda mutabıkız.” Bu insanlar gündüz ipsiz sapsız değiller de gece mi ipsiz sapsız hale gelirler? Yoksa zamanı “bizden” farklı algılayıp da, birileri gece yarısından sonra uyurken, onlar mı –ipsiz sapsızlar- yaşamaya başlar? Yani genel geçer olanı yıkan onlar mıdır, ya da çok daha açık bir ifadeyle özgür olan. O halde, onları takdir etmekten maalesef geri duramam.
Zamanı, ona yüklediğimiz anlamlar ve verdiğimiz rakamlar manalı hale getiriyor tıpkı ipsiz sapsızlara yüklediklerimiz gibi. Ortak noktalar bulabilmek, yaşayabilmek ve toplumun bir parçası haline gelebilmek için gerekliler de üstelik. Oyunun ebesi olmamak, dışarıya atılmamak için zorunlular. Öte yandan sorgulamayan, kuşku duymayan bir toplumun parçası olmak çok daha tehlikeli.
Zira kendi payıma, tüm neon ışıklarına rağmen mum ışığıyla aydınlandığıma, bölünmüş, planlanmış ve sunulmuş tüm zaman zerreciklerine rağmen, zamanımın adsızlığına memnunum; üstelik romantik de değilim.
Dilek Duygu Yavuz
[1] İpsiz sapsız, Türk Dil Kurumu sözlüğünce, 1) birbirini tutmaz anlamsız
2) serseri, hayta anlamlarına gelmektedir.
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:




